Günler çoğu zaman aynı ağırlıkla başlıyor. Stres, telaş, yetişmesi gereken işler…
“Hadi biraz dışarı çıkalım, kafamız dağılır, havamız değişir” deriz bazen. Hele şimdi, baharın tam ortasında.. Her yerin yeşerdiği, çiçeklerin açtığı dışarısı, iyi gelir, hafifletir nefes aldırır. Ama her zaman dışarı çıkmak mümkün değildir; her zaman o yeşile ulaşamayız.
İşte tam burada mizah aralardan sızan gün ışığı gibi devreye girer. Tıpkı doğa gibi, insanın içini hafifleten, nefes aldıran başka bir yol açar.
Geçtiğimiz günlerde küçük bir hikâyeye denk geldim.
Bu yıl İsmail Dümbüllü ödülü oyuncu Binnur Kaya’ya verilmiş. Kaya, ödülü alır almaz elindeki heykelciği kucakladığı gibi, yağmur çamur demeden yola çıkmış. Niyeti, İsmail Dümbüllü’yü mezarı başında ziyaret etmekmiş.
Ama yağmur altında saatlerce mezarı bulamamış. En sonunda elindeki heykelciği yüzüne doğru tutup konuşmuş: “Hocam, sizi bulamıyorum, bana yardım eder misiniz?” Ve kısa bir süre sonra mezarı bulmuş. Bu hikâyede hafif bir tebessüm var. Belki de mizah tam olarak burada başlıyor. İnsan en ciddi anında bile, kendine gülünecek bir yer bulabiliyor.
Komik nedir, insan neye güler? Çoğu zaman sandığımız gibi sadece neşeli şeylere değil… Beklediğimizle, gerçekte karşılaştığımız arasındaki küçük kaymalara güleriz. Bir cümle başka yere gidecek sanılırken yön değiştirdiğinde, ciddi bir an bir anda tuhaflaştığında güleriz.
Ama bu tek başına yetmez; o anın bize tehdit oluşturmaması, hatta tanıdık gelmesi gerekir. Belki de bu yüzden biraz sinir bozan, hafif rahatsız eden şeyler güldürür bizi. Çünkü gülmek her zaman mutluluktan değil; bazen gerilimden, bazen şaşkınlıktan, bazen de hayatın o küçük kusurlarını fark etmekten doğar.
Benim de çoğumuz gibi mizahla ilk tanışmam çocukluğuma dayanıyor.
Küçük bir çocukken Muzaffer İzgü’nün kitaplarını okurdum. Gırgır dergisi ne güzeldi. Daha sonra Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı, yine aynı şekilde… Okurken kendi kendime kıkır kıkır gülerdim. Dışarıdan bakan biri için tuhaf bir manzaradır bu.
Elinde kitapla tek başına gülen bir insan… Oysa, kitap okuyan biri, göründüğü gibi tek başına değildir hiçbir zaman. Sayfaların arasında başka dünyalar, başka hayatlar vardır. Sayfadan bir kapıyı aralar ve başka zamanların, başka insanların hikâyelerine sızar, birlikte yol alırsınız, çıkış kapısına kadar…
Ama sadece kitaplar değil.
Akşamları televizyon açılırdı ve bazı günler Yeşilçam’ın o tanıdık filmleri başlardı.
Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen ve Tarık Akan’lı filmler… Hepsini söylemek istiyor insan; Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Perran Kutman, Ayşen Gruda ve daha niceleri… Sevinçle karışık bir heyecanla beklediğimi hatırlıyorum film saatlerini.
Az güldürmediler bizi. Yıllar geçti üstünden, eskimedi o filmler, unutulmadı.
Her biri zamanla kendi yerini buldu, birer klasiğe dönüştü.
Ölümlü Dünya, Cinayet Süsü… Cem Yılmaz’ın sahnedeki tek başına anlattıkları, Ata Demirer’in Demet Akbağ’ın, Yılmaz Erdoğan’ın filmleri… Belki yıllar sonra dönüp baktığımızda, bugünün bu işleri de aynı sıcaklıkla hatırlanacaktır.
Filmlerden replikler kalır aklımızda. Sonra bir araya geldiğimizde, o replikleri tekrar eder, yeniden güleriz. Çünkü gülerken birlikte gülmenin tadını yeniden hatırlarız.
Ama sahnede işler her zaman böyle akmıyor.
Geçtiğimiz günlerde Müjdat Gezen ve Perran Kutman’ın yeniden sahnelediği Gırgıriye oyununda yaşananlar bunu bir kez daha gösterdi. Sahneyi göremediğini söyleyen bir seyircinin müdahalesiyle oyun bölündü, süreç tatsız bir noktaya geldi ve oyun iptal edildi. Ardından Müjdat Gezen’in rahatsızlandığı haberi geldi.
Burada garip bir durum var.
Bir yanda oyunu izlemek için para ödemiş, gerçekten sahneyi göremediğini düşünen bir seyirci… Diğer yanda, yılların emeğiyle kurulmuş bir sahne, bir ritim, bir akış…
Haklı olmak bazen yetmiyor. Nasıl ve ne zaman söylediğiniz de en az söylediğiniz şey kadar belirleyici oluyor.
Bugün ise bambaşka bir dünyanın içindeyiz.
Dijital dünyanın, hatta giderek yapay zekânın belirlediği bir akışın içinde yaşıyoruz.
Elimizdeki küçük ekranları durmadan kaydırıyoruz. O akışın içinde neyle karşılaşacağımız, biraz da bizim seçimimiz.
Ben mümkün olduğunca mizahın olduğu yerde durmaya çalışıyorum.
Çünkü bazen insanın kendine verebileceği en büyük iyilik, birkaç dakika içten bir şekilde gülebilmektir. Bazen kendi kendime çok güldüğüm oluyor. Rahmetli annemin dua cümlelerinden biri de; “Allah kimseyi gülmekten geri koymasın” dı.
Gülmek, gerçekten çok sağlıklı bir şey, bu yüzden beni güldüren, güldürebilen herkese karşı içimde bir minnet duygusu oluşuyor. Sosyal medyanın ürettiği yeni bir komedyen kuşağı var artık. Bazıları gerçekten çok iyi.
Mizah artık sadece sahnede değil. Hayatın içinde, cebimizde, gündelik akışın tam ortasında. İnsan, hayatın zorluklarına güldüğü yerde biraz daha dayanabiliyor.
Ve belki de bu yüzden mizah, sadece bir eğlence değil; birlikte katlanabilme hâlimiz.