Birileri taze açmış çiçekleri kokluyor. Güneşin pırıltıları denizle oynaşırken, martılara simit atıyor birileri, kuşlar süzülüyor maviliklerde. Birilerinin gözü leylekleri göreceğim diye sürekli gökyüzünde.
Bahar gelmiştir birilerine, birileri hâlâ beklemektedir, kışsa yaklaşmaktadır başka birilerine…
…
burda çiçekler açmıyor
kuşlar süzülüp uçmuyor
yıldızlar ışık saçmıyor
geçmiyor günler geçmiyor”
…
Dışarıda mevsim baharmış
Gezip dolaşanlar varmış
Günler su gibi akarmış
Geçmiyor günler geçmiyor
…
Sabahattin Ali’nin şiirine ait bu dizeler, durup dururken geçmedi aklımdan. Başka şeyler düşünürken bu dizeler de kapının aralığından sızıverdi içeriye.
Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabında “o bölüm nasıldı” diyerek, kitabı yeniden elime aldıran düşünce ne ise, şiiri anımsatan düşünce de aynıydı. Kitaplıkta kitabı, kitabı bulduktan sonra sayfalar arasında bana o bölümü aratan o düşünce, ailemin bundan elli yıl önce yaşadıklarıyla ilgiliydi.
Buldum o bölümü, yirminci sayfadaymış; “ Onu arabayla eve bıraktım ve yiyecek bir şeyler almak için dışarıya çıktım. Bir süreliğine yalnız kalmak ve çocuk gibi ağlamak istiyordum ama ağlayabileceğim bir yer yoktu. Sokakta bazı insanlar bana gülümsüyordu, selam veriyorlardı, beni tanıyorlardı. İlk ara sokağa saptım. Neyse ki neredeyse boştu ve gözyaşlarımı koyuverdim. Sokağın sonuna kadar yürüdüm, sonra başa döndüm. Sonra yine sonuna kadar yürüdüm. Bir tür keder devriyesi.
Kardeşimi aramalıydım ama gücüm yoktu. Sonra numarayı tuşladım, kısa kestim. İşlerin pek yolunda olmadığını, başka tahlillerin yapılması gerektiğini, daha fazla konuşamayacağımı söyledim ve kapattım. Bu ataerkil enlemlerde derler ki çocuklar ağlıyorsa korkacak bir şey yoktur. Ama yetişkinler ağlıyorsa o zaman vardır. Ya aynı anda hem çocuk hem yetişkinsen ve babanın ölmekte olduğunu daha yeni öğrenmişsen?
Buz gibi soğuk ama güneşli bir gündü. İnsanlar öğle arasında yakınlarda bir şeyler atıştırmak için dışarı çıkıyordu. Bazıları köpeklerini gezdiriyordu, ellerini kollarını savuruyorlardı, gülüyorlardı, kıyamet herkes için aynı anda kopmaz. Hepsinin babaları hayatta diye düşündüm ve düşüncenin kendisinden bile ürktüm. Benimki de hayattaydı.”
Kitabın bu bölümü; alevlerin dışarıdan görünmediği, için için yanan köz gibi gelmişti bana. İlk okuduğumda en çok da “bir tür keder devriyesi ve kıyamet herkes için aynı anda kopmaz” sözlerine takılıp kalmıştım.
Elli yıl önce yaşananlara dair düşünceler aklımdan geçerken, sanırım; “kıyamet ve keder” sözcüklerini anımsayıp bu kısmı yeniden okuma isteği duydum.
Bununla da kalmadım. Garip duygularla elli yıl öncesinin gazete arşivlerini taradım. 1976’da kıyametin kopma sırası bizim eve geldiğinde, dışarda neler oluyordu, başkaları o sırada ne yaşıyordu, merak etmiştim. Çok ağır günlerin üstünden onca zaman geçtikten sonra, insan aklı o günlerin düşüncesi etrafında, başka şeyleri de rahatlıkla düşünebiliyor artık.
Oscar ödülleri dağıtılmış mesela; “Guguk Kuşu” filmi 5 dalda Oscar kazanmış. Jack Nicholsan ve Louise Fletcher en iyi erkek ve en iyi kadın oyuncu ödüllerini almışlar.
Mesela birilerinin alıp gülümseyerek okuduğu mizah dergileri yayımlanmış o gün; Çarşaf ve Akbaba
1976 yılının mart sonu, nisan başı; ağaçlar pembe, beyaz çiçeklenmişken, ben henüz 5 yaşımdayken 18 yaşındaki abimi kaybetmiştik. Delikanlı çağındaki çocuklarının ölümü ailemi acıya boğmuşken, ailem daha bu acısını yatıştıramamışken, abimin ölümünün üzerinden sadece 15 gün geçmişken, başka bir felaketle sınanmış ailem. Henüz 8 yaşında olan abim çok ağır bir trafik kazası geçirir ve bir ölüm kalım savaşı başlar hastanede. Korku ve acıdan dizlerinde can kalmayan babam, hastane merdivenlerini emekleyerek çıkar. Abimin kırıkları vardır, ağır ameliyatlardan geçer, oksijen çadırlarında kalır. Sağlığına kavuşması aylar sürer.
O kazada abimle yaşıt bir kız çocuğu hayatını kaybeder. Üstünde sarı bir kazak vardır Behiye’nin. Nereden mi biliyorum? Yıllar sonra abimin yazdığı bir şiirden öğrenmiştim. Beş sayfalık upuzun bir şiirdir;
“… yanımda uyur gibi duran kıza bakıyordum
kulağından
civciv sarısı kazağına akan kana
kan mı çıkarıyordu bunca gürültüyü…”
Aynı gökyüzünün altında, aynı saatte, aynı şehirde bambaşka şeyler yaşar insanlar…