“Dünya hâli böyledir; insan koyun koyuna yattığıyla bile aynı rüyayı görmez. Herkes kendi hesabına uyanır, herkes kendi kâbusuna uyur.”

“Ölüme o kadar içerlemiyordum o yaşımdayken. Ölenlerin bir gün dönecekleri bir yere gittiklerini, ama geride bıraktıklarına kırgınlıkları geçmediği için bir türlü dönmeye yanaşmadıklarını sanırdım.”

Mahir Ünsal Eriş’in Sarı Yaz adlı kitabından bu alıntıları seçtim sizin için.

Sarı Yaz’ın arka kapağında şöyle yazar; “…yine küçük bir kıyı şehrindeki sözüm ona sıradan insanların dünyalarına ışık tutuyor. Onların aşklarına, hüsranlarına, isyanlarına, hezeyanlarına, kalp yaralarına ve her şeye rağmen hayata tutunma çabalarına tercüman oluyor… Her zamanki sakınmasız, dürüst ama merhamet dolu tavrıyla. Her zamanki gibi sokağı dillendirerek…”

Eriş’in kitaplarını okuduysanız bu yoruma gönülden katılacağınızı düşünüyorum. Henüz tanışmadıysanız, bu sözler size yazarımız hakkında ipucu vermiş olsun, özellikle öykü seviyorsanız, tanışınız derim, seveceksiniz.

Yazarın taşra ile şehir arasında gidip gelen bir hafızası var. Bence onu farklı kılan, hikâyeyi büyük dramatik kırılmalarla değil, küçük insan hâlleriyle kuruyor olması. Karakterlere şefkatle yaklaşıyor ama onları dramatize etmiyor. Acı varsa acıdır; komikse komiktir. Süslemesiz tavrı, yazdıklarını sahici kılıyor. Bir yerde gülüyorsunuz, hemen ardından içinizi sızlatan bir cümle geliyor.

Onun kitaplarında çocukluk, eski evler, yarım kalmış hevesler, gerçekleşmemiş hayaller, ansiklopediler, yazlık sinemalar, kasaba kahveleri kurgu değildir; gerçektir, belleğin kendisidir. Olayların yaşandığı mekânlar hepimizin bildiği, bilmeyenlerin gitseler bulabilecekleri yerlerdir. Öyküler, kurmaca olmaktan çok, gerçekten yaşanmışlık hissi verir. Metinlerinde büyük olaylardan çok sıradan hayatlara odaklanır. Kahramanlık anlatısı yoktur; dramatik doruklar yerine, içimizden insanların hayatları, o hayatların gündelik akışı vardır.

Genel olarak öykülerde taşra duyarlılığı belirgindir. Eriş, taşrayı ne romantize eder ne de aşağılar. Onu bir ruh hâli olarak kurar. Belki de onu en iyi anlatan ifade şudur: “Yarım kalmış hayatların estetiği.”

Mahir Ünsal Eriş hangi akıma yakın yazıyor deseniz; klasik gerçekçiliğin çağdaş bir versiyonu gibi okunabilir derdim.

Özellikle Dünya Bu Kadar’ daki çoklu karakter yapısı ve merkezsiz kurgu, hayatın dağınıklığını olduğu gibi bırakma tavrını hatırlatır. Roman, ucu ucuna bağlanmış insan öykülerinden oluşur. Hayat, birbirinden habersiz insanları, görünmez bağlarla birbirine bağlar. Sonunda fark ederiz ki hepimiz bir başkasının hikâyesinde küçük bir ayrıntıyız.

Olduğu Kadar Güzeldik yazarın şu sözleriyle başlar: Bu kitapta yer alan öykülerden “Benim Adım Feridun” Duvar dergisinin Kasım –Aralık 2012 tarihli 5. Sayısında çıktı. Diğerleri ise yeni yazıldılar, annemle babam bana “aferin oğlum” desinler diye. Sizce de çok tatlı değil mi son cümle?

Olduğu Kadar Güzeldik ’te insanın eksikliğiyle yaşaması meselesi öne çıkar. İnsanların hayallerine tam ulaşamaması ama yine de o yarım hâliyle değerli oluşu… Büyük anlamların yokluğu, küçük yaşantıların değeri… Sakin bir kabulleniş hâlidir bu. “Dünya bu kadar” cümlesi hem sınırlılığı hem de teselliyi taşır.

Sarı Yaz’da yaz mevsimi bir zaman diliminden çok bir ruh hâlidir. Gençlik, bekleyiş, ihtimaller, küçük hayal kırıklıkları vardır. Hayat dramatik bir çöküşle değil, yavaş yavaş sıradanlaşarak değişir. Bir yaz biter ve bazı şeyler bir daha hiç olmaz.

Eriş’in edebiyatı insanın içine işliyor, dimağınızda hoş bir tat bırakıyor. Aynı zamanda insana kendi eksikliğiyle barışma alanı açıyor. Kahramanlık vaat etmiyor, trajediye sığınmıyor.

“Hayat, çoğu zaman olduğu kadardır.” Diyor…