Kitabı ilk elime aldığımda, yoksulluk üzerine sert bir roman okuyacağımı düşünmüştüm. Ama Açlık’ın asıl güçlü yanı anlattığı yoksulluk hikâyesi değildi. Çok sahici bir şekilde; insanın zihninin, gururunun ve gerçeklikle bağının yavaş yavaş çözülmesini anlatıyordu.
Karakter, Oslo’da o dönemdeki adıyla Kristiania sokaklarında dolaşır ama şehrin parçası değildir. İnsanların arasındadır ama görünmez gibidir. İnsan kalabalıkları bile bazen kahramanın zihninde bir tehdit ya da aşağılanma hissine dönüşür. Açlık ilerledikçe dünya da tuhaflaşmaya başlar. Gerçekle kuruntu arasındaki çizgi bulanıklaşır.
Ve gurur meselesi… Bence romanın merkezindeki en rahatsız edici katmanlardan biri bu. Çünkü okur sürekli karakterin hayatını kolaylaştırabilecek bir çıkış yolu görüyor: Birinden yardım istemek. Gerçeği söylemek. Normal davranmak. Ama o bunları yapmıyor.
Üstelik yalnızca yapmıyor değil; bazen bilinçli biçimde kendi hayatını zorlaştırıyor. Elindeki son parayı dağıtıyor, mantıksız kararlar alıyor, insanlarla ilişkilerini bozuyor. İşte burada roman sıradan bir “fakirlik hikâyesi” olmaktan çıkıyor. Çünkü mesele artık açlık değil; kimliğin dağılmaya başlaması.
Sanki karakter bir noktadan sonra hayatta kalmaya değil, kendi gözündeki değerini korumaya çalışıyor. Ve bu onu gittikçe daha mantık dışı düşünen biri hâline getiriyor.
Hamsun, karakteri bütün çelişkileriyle bırakıyor sahneye. Zihinsel çözülme anları da bu yüzden çok etkileyici. Açlık ilerledikçe anlatıcının düşünceleri parçalanmaya başlıyor. Küçük olaylar büyüyor, mantık sapmaları oluşuyor, bazen gerçekle hayal arasındaki sınır bulanıklaşıyor.
Ama kitap bunu dramatik bir “delirme sahnesi” gibi vermiyor. Çok daha sessiz, çok daha sinsi ilerliyor. Ve tam bu yüzden gerçek geliyor. Çünkü insan zihni çoğu zaman bir anda çökmez. Yavaş yavaş kayar.
Belki de Açlık’ın en dikkat çekici taraflarından biri de kahramanın güvenilmezliğidir. Romanı tamamen onun zihninin içinden okuruz. Ama o zihin giderek bozulmaktadır. Bu yüzden okur bir noktadan sonra dış dünyanın gerçekten nasıl olduğunu tam kestiremez. Olayları mı okuyoruz, yoksa açlıkla çözülmüş bir zihnin dünyayı algılama biçimini mi? Bu belirsizlik romana çok güçlü bir psikolojik derinlik kazandırır.
Ylajali meselesi de çok ilginçtir mesela. Çünkü o ilişki gerçek bir romantik ilişkiden çok, anlatıcının zihninde büyüyen bir anlam hâline dönüşür. Kadın bazen gerçek bir insandan çok, tutunulacak bir ihtimal gibi durur. “Ylajali” adını bile kendisi uydurmuştur. Açlık ve yalnızlık arttıkça insanlar da gerçekliklerini kaybedip sembole dönüşmeye başlar romanda.
Yazarlık meselesi ise romanın en acı taraflarından biri olabilir. Çünkü anlatıcı sürekli üretmeye çalışır. Yazı yazmak onun için yalnızca iş değildir; varlığını kanıtlama çabasıdır. Ama açlık zihni bozdukça üretme kapasitesi de bozulur. Bu korkunç bir döngü yaratır:
Yazması gerekir ama açtır.
Aç olduğu için düşünemez.
Düşünemediği için yazamaz.
Yazamadığı için daha da çöker.
Roman boyunca karakterin gerçek adını hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Karakter zaman zaman insanlara farklı isimler söylüyor, kimliğini değiştiriyor, hatta bazı anlarda kendini yeniden kuruyormuş gibi davranıyor. Bu durum yalnızca “yalan söyleyen biri” olmasından kaynaklanmıyor; kimliğinin de giderek çözülmeye başlamasıyla ilgili. Sanki açlık ilerledikçe yalnızca bedeni değil, “benlik duygusu” da parçalanıyor.
Bu yüzden anlatıcının adsız oluşu çok anlamlı: O artık belirli bir kişiden çok, bir bilinç hâline dönüşüyor. Anlatıcının sürekli farklı kimlikler kurması biraz “hayatta kalma performansı” gibi de okunabilir. Çünkü toplum içinde tamamen düşmüş biri olarak görünmek istemiyor. Kendine hâlâ bir hikâye, bir ağırlık, bir kimlik üretmeye çalışıyor.
Ve final…
Geminin kalkışı bence romanın en hüzünlü taraflarından biri. Çünkü o an büyük bir zafer hissi yoktur. Daha çok tükenmiş bir kaçış hissi vardır. Şehirle, açlıkla, kendi zihniyle mücadele eden biri sonunda oradan uzaklaşır.
“Dostoyevski’nin yeraltından konuşan insanıyla, Kafka’nın dünyaya yabancı karakterleri arasında görünmez bir köprü varsa, o köprünün önemli taşlarından biri Knut Hamsun’un Açlık’ıdır” görüşüne katılıyorum ben de.
Kitabı bitirdiğimde kitaptan yoğun biçimde etkilendiğimi hissetmiştim ama bıraktığı etkiyi ilk anda ifade edememiştim.
Şimdiyse; insanın zihninin yavaş yavaş kendi içine çöküşünü anlatan çok güçlü bir iç dünya metni okuduğumu düşünüyorum.