Ayfer Tunç’un Annemin Uyurgezer Geceleri’ni okurken kendinizi birinin zihninin içinde dolaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Benim kitapla kurduğum ilişki böyleydi. Bir hikâyenin peşinden gitmek gibi değil de; daha çok birinin düşüncelerine, hatıralarına, takıntılarına, eksik bıraktıklarına tanıklık etmek gibiydi.

Şunu baştan söyleyeyim: Bu roman, hikâyesiyle sizi içinde tutuyor ama o kadar da kolay okunan bir metin değil. Hani bazı romanlar vardır, akıp gider; sayfalar kendiliğinden çevrilir. Bu öyle bir metin değil. Ayfer Tunç burada dili özellikle zorlayan bir yol seçmiş. Uzayan, dolanan, bazen sonu gelmek bilmeyen cümleler… Bir noktada kendinizi gerçekten “şu cümle artık bitsin” diye beklerken buluyorsunuz. Yükleme ulaşmak istiyorsunuz ama o yüklem bir türlü gelmiyor.

Ama işin ilginç tarafı şu: Bir süre sonra bunun bir “kusur” olmadığını anlıyorsunuz. Çünkü anlatılan şey zaten böyle. Parça parça, tamamlanmamış, bir türlü kapanmayan bir şey. Sanki birisi size bir olayı anlatmaya çalışıyor ama sürekli başka bir detaya sapıyor, oradan başka bir hatıraya geçiyor… Tam toparlayacakken yine dağılıyor. Kitap tam olarak bu hissi veriyor.

Bu romanı bitirdiğinizde geriye bir anne hikâyesinden çok daha fazlası kalıyor; Türkiye’de kadın olmanın o tarif edilmesi zor hâli. Çünkü Ayfer Tunç burada yüksek sesle konuşan kadınlar yazmıyor. Tam tersine, konuşamamış, konuşmayı öğrenememiş, belki konuşsa bile kendine bile itiraf edemeyecek kadar içe gömmüş bir kuşağın izini sürüyor. Gündüzleri her şeyi yerli yerinde tutan, hayatı aksatmadan sürdüren ama geceleri, tam da denetimin gevşediği yerde, parçalar hâlinde sızan bir kadınlık hâli bu. Ne tam suskunluk ne de gerçek bir ifade. Daha çok, yıllarca biriktirilmiş duyguların, bastırılmış cümlelerin, yarım kalmış hayatların geceye karışan tortusu. Ve belki de bu yüzden bu romanda en çok hissedilen şey, söylenenler değil, söylenemeyenler: Türkiye’de kadın olmanın, çoğu zaman bir hayatı yaşamaktan çok, onu içinde taşıyıp sessizce katlanmak anlamına geldiği gerçeği.

Diyebilirim ki bu roman; daha çok bir dönemin, bir ruh halinin, bir zihinsel karmaşanın hikâyesi. “Uyurgezerlik” meselesi de tam burada oturuyor zaten. Ne tam uyanıklık, ne tam uyku, bir arada kalmışlık hâli.

Açık söyleyeyim, romanlarda en sevdiğim şeylerden biri kurgu ilerlerken bir anda gerçek hayata açılan küçük kapılar… Tunç bunu çok doğal yapıyor. Öyle “bakın ben referans veriyorum” gibi değil; hayatın içindenmiş gibi. Bu da metni daha sahici kılıyor.

Benim okuma deneyimim de hayata açılan bu kapılar yüzünden biraz yavaş ilerliyor. Nesrin Sipahi’nin plağı çalınıyor bir bölümde, açıp bir süre Nesrin Sipahi dinliyorum örneğin.

İtalyan yemeklerinden söz ediliyor, içlerinde bilmediklerim var, tariflerini okuyorum, görsellerine bakıyorum. Bir yerde Leyla Erbil’in bir “Karanlığın Günü” romanına gönderme yapılıyor, romanı merak ediyorum. İşte tam bu noktalarda duruyorum. Hemen zihnim başka bir yere gidiyor. “Bu neydi?”, “Bunu bir araştırayım” gibi reflekslerle metnin etrafında dolaşmaya başlıyorum.

Ayfer Tunç ile aynı fakülteden mezun olmuşuz. Aramızdaki yaş farkına bakarak çıkarım yapmaya çalışıyorum. Hesabıma göre ben fakülteye başlamadan birkaç yıl önce mezun olmuş olmalı.

Romanı okumaya başladığımda okuldaş olduğumuzu biliyordum. Bu nedenle romanda geçen bazı isimler beni hem şaşırtmış, hem de romanı benim açımdan daha ilginç hâle getirmişti. Fakültede o isimlerin sahipleri vardı. Örneğin; Nazif hoca, hademe Rıza gerçek kişilerdi. Şehnaz’ın aşık olduğu E.’yi bile tanıyor olabilir miyim acaba diye, acemi bir dedektif gibi düşündüğüm anlar olmadı değil. Bir yandan okuduğum romanın içine çekilirken, bir yandan metnin arkasındaki hayata sızma nedenlerimden biri de buydu.

Eğer romanlarda yalnızca hikâyenin peşinden gitmek değil, arada açılan o küçük kapılardan gerçek hayata sızmak da hoşunuza gidiyorsa, bu kitabı mutlaka okuyun. Büyük ihtimalle siz de bir kapının eşiğinde duracaksınız.