“Söz konusu görev, artık resmi makam ve üniformaya sığınarak el altından yürütülemez. Açıkça ortaya çıkıp, ulusun hakları adına yüksek sesle bağırmak ve bütün ulusun bu sese katılmasını sağlamak gerekir. Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.” Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk’ün bu sözü, yalnızca bir çağrı değil; bir dönemin özeti ve bir zorunluluğun ifadesidir.

Uçurumun kenarına sürüklenmiş bir halk…
Ordusu dağıtılmış, işgal altındaki bir imparatorluk…

Ve henüz kurtuluş mücadelesi başlamamışken, genç ve vatansever subayların bildiği bir gerçek: Bu mücadele artık İstanbul’dan yürütülemezdi. Yeni bir yol bulunmalıydı.
Ya da bir yol açılmalıydı. Mustafa Kemal ve arkadaşları, o yolu açmayı seçtiler. Bu tercih, yalnızca askeri bir karar değil; bir kader anıydı. Çünkü o andan itibaren mesele yalnızca işgale direnmek değil, aynı zamanda yeni bir devletin temelini atmak haline gelmişti.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışına giden süreci düşündüğümüzde, ortada yalnızca bir “kurum oluşturma” çabası yoktu. Meclis, bir ihtiyaçtan doğdu.
Bir zorunluluktan. Bir milletin kaderini başkalarının insafına bırakmama iradesinden. Meclisin kuruluş gayesi açıktı: Milli mücadeleyi yönetmek, yurdu işgalden kurtarmak.
Ve bunu tek bir kişinin iradesiyle değil, millet adına alınan kararlarla gerçekleştirmek.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni dünya parlamentolarından ayıran çok önemli bir özelliği var. Dünyanın birçok ülkesinde süreç bellidir: Önce devlet kurulur, ardından o devleti temsil edecek parlamento oluşturulur. Türkiye’de ise tam tersi oldu, bizde önce Meclis vardı.
Devlet, o Meclis’in içinden doğdu. Bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnızca bir yasama organı değildir. Aynı zamanda bir mücadele merkezidir. Karar alan, yön veren, sorumluluk üstlenen bir iradenin adıdır.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi işgallerin önünü açtı.
Anadolu’nun dört bir yanında yabancı güçler ilerlerken, Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak direnişi örgütlemeye başladı. Bu adım, henüz açıkça dile getirilmese de, yeni bir devlet fikrinin ilk işaretiydi.

Ancak bu fikrin hayata geçebilmesi için uygun bir zemin gerekiyordu.
O zemin, 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgal edilmesiyle oluştu. Osmanlı Meclisi ve merkezi otorite fiilen etkisiz hale gelmişti. Artık Ankara’da, milletin iradesini temsil edecek yeni bir meclisin açılması bir tercih değil, bir zorunluluktu.

Ve o meclis, sadece karar alan bir yapı değil; bir devlet kuran irade oldu. Bu yüzden bugün Meclis’i konuşurken yalnızca bir bina, bir kurum ya da bir siyasi alanı değil; aynı zamanda tarihsel bir sorumluluğu konuşuyoruz. Bu noktada sormamız gereken soru şu:

O irade, kurulduğu gün taşıdığı sorumluluğu bugün çocukları korumak için ne kadar taşıyabiliyor? Çünkü 23 Nisan, sadece bir Meclis’in açılış tarihi değil; aynı zamanda bu ülkenin çocuklarına verilmiş bir sözün günüdür. Bir yanda egemenlik… Bir yanda gelecek.

Ama biz bu yıl 23 Nisan’a, çocukların en güvende olması gereken yerlerde, okullarda yaşanan şiddet haberleriyle giriyoruz.

İstanbul’da… Şanlıurfa’da… Kahramanmaraş’ta…

Çocuklar, öğretmenler katlediliyor.

Bu artık münferit bir tablo değil. Bu, görmezden gelinmiş bir sorunun tekrar tekrar karşımıza çıkmasıdır. Bir çocuk okula silahla giriyorsa, bu yalnızca bir güvenlik açığı değildir.
Bir çocuk, başka çocukların hayatına kast ediyorsa, bu yalnızca bireysel bir sapma değildir.

Bu ihmallerin sonucudur; biriken, ertelenen, görmezden gelinen bir sürecin sonucudur.

Bugün 23 Nisan ama neşe dolamıyor, ne çocuk ne insan. Bugün, çocukların hayatlarının güvende olmadığı bir gerçeğin içindeyiz. O halde şu soruyu sormadan geçemeyiz: Bir ülke çocuklarını koruyamıyorsa, o ülkenin egemenliği neyi güvence altına alır?