Bilmeceler, sözlü halk edebiyatı geleneğimiz içinde var olan kültür zenginliğimizden birisi. Çağlar ötesinden günümüze kadar yaşaya gelmişler. Hemen hemen her ulusun, halk ve aydın çevreleri ile çocuk topluluklarında zaman geçirmek, eğlenmek, eğlenirken düşünmek ve düşündürmek işlevini görmüşler...

Bilmecelere, az sözle çok şey anlatma sanatıdır, diyebiliriz. Sorular hem biçim hem de deyişlerle özenilerek oluşturulur. Şiire özgü anlatımıyla akıllarda kolayca kalır.

İnsanın içinde bulunduğu doğanın her oluşumu, kişilerin iç ve dış dünyaları, her türlü maddi ve manevi kavram, bilmeceler için soru olabilir. Bir başka anlatımla, her türlü doğal olaylarla, tüm canlıları, araç ve gereçleri, akıl, zekâ, güzellik, çirkinlik, iyilik, kötülük benzeri bütün yalın ve soyut kavramları, dinî ve inanç dünyasına ilişkin konu ve motifleri, bilmecelerimiz içerisinde bulabiliriz.

Genelde “bilmece” olarak söylenmesine karşın, Anadolu’da asal, elçim, masal, mat, tapmaca, bulmaca, hikâye, söz, bilmeli, metal, tanımaca, fıcık, dele, gazelleme gibi adlar aldığı görülüyor.

Halk edebiyatımızın masal, mâni, atasözü, deyim, fıkra benzeri ürünlerinde olduğu gibi, yaratıcısı, ilk söyleyicisi bilinmeyen bilmecelere anonim bilmeceler diyoruz. Halkın içinde, halkın diliyle doğmuş, halkın dünya görüşünü de barındırmıştır. Zamana ve ortama göre sürekli değişerek, kendini yenilemiş, canlılığını korumuşlar.

Bu bilmeceler, uyaklı kafileyi olduğu gibi düz şekliyle de karşımıza çıkabilir. Ama ister uyaklı olsun ister nesir şekliyle olsun, ruhunda şiirin mayası bulunuyor.

Manzum bilmeceler, vezin, ayak, uyak özelliklerini gösterirler. Kullanılan vezin geleneksel hece veznidir. Sürekli dilden dile geçtiği için aktaranların yanlış anlaması ve unutması, bilmeceye başka sözcük katması gibi nedenlerle, bazen vezin konusunda kesin olarak düzgünlük söz konusu olmayabilir. Yarım, tam, tunç uyaklarla birlikte, cinas ve aliterasyon sanatının güzel örneklerini bilmecelerde bulabiliriz.

Okumuş yazmış kişiler, belli şair ve yazarların da bilmeceleri var. Bunlar yazıya geçirilmişler. Saz şairleri, âşıklar, bilmecelerini hece vezniyle yazarken, divan edebiyatında görülen ve muamma, lügaz gibi adlar alan bu eserler aruz vezni ile kaleme alınmışlar. Bunlar yalnız okumuş çevrelerde bilinmişler. Bazıları, meddahlar, aşıklar, maniciler, masalcılar, gezginler tarafından, ya da okul ve aile çevreleri aracılığı ile kişiselken, anonimliğe sürüklenmişler. Örneğin Antalya yöresinde derlenen anonim bilmeceler arasında, yanıtı “gece” olan şu bilmeceye rastlanılmış:

“Benim siyah bir bacım var,

Adı Leylâ, gözü şehlâ,

Kollarında, ellerinde,

Saçlarının tellerinde

Pullar, inciler parıldar.”

Bu şiir Tevfik Fikret’e aittir. Dilden dile aktarıla aktarıla, şiirin Tevfik Fikret’e ait olduğu unutulmuş ve bir halk bilmecesi olarak sorulmaya başlanmıştır. Bu şiiri yazarken, Tevfik Fikret’e de bir halk bilmecesi esin kaynağı olmuş olabilir.

Bilmeceler, divan şairlerimiz arasında muamma olarak anılan bir tür olarak yaşamıştır. Çeşitli edebi sanatlarla yapılmıştır. Nâbî’den bir örnek verebiliriz:

“Bende yok sabr ü sükûn vefâdan zerre,

İki yoktan ne çıkar fikr idelim bir kere.

Nâbî’nin sözünü ettiği ve okuyanları düşünmeye sevk ettiği “iki yok” nâ ve bî edatlarıdır. İkisini birleştirince muammanın çözümüne ulaşırız ki bu “Nâbî”dir.

Güncele ve ortama göre, bilmeceler değişim göstermekte, canlılığını korumakta.

Özellikle öğrencilerin zamana karşı yarışıyor olması, fıkra ile bilmece özelliklerini taşıyan yeni bir tür ortaya çıkardı. Şaşırtmaca örnekleriyle birlikte, kimilerinin “zıpır” adını verdikleri, her biri bir zekâ ve mizah ürünü olan bu ürünlere “Delişmen Bilmece”ler demeyi tercih ediyorum. (Ahmet Özdemir, Türk Bilmecelerinden Seçmeler, Bordo Siyah Yayınları İst. 2005)