İnsan yaşadıkça öğrenmeye, yeni anlamlar bulmaya devam ediyor. Bildiğiniz, kanıksadığınız bir kavram ya da eylemin anlamı kullanıldığı yere göre birden önemini artırabiliyor.
Ateş yakmak üstüne düşünüyorum son günlerde. Meyve toplamaya gelen insanlar yemeklerini büyük plastik on beş kiloluk yoğurt kovalarında getiriyor. Bu kovalar plastik ama burada insanlar ‘’bakır’’ diye adlandırıyor bu kovaları. Sanırım eskiden kullanılan bakır bakraçlardan dolayı edinilmiş bir söylem. Yemek zamanında bakırından çıkardığı azığını yere serdiği bir sofra bezinin üstünde yiyor.
Urfa’dan çalışmaya gelen insanlarda ise yemek saati yaklaşınca içlerinden biri ayrılıyor ve hemen bulduğu ağaç dallarıyla ateş yakıyor. O ateşin üzerinde çayını demliyor, yumurtasını pişiriyor, biberini közlüyor.
Şehirde yetişmiş biri olarak kafamdaki ateş imgesinin ve anlamının değiştiğini fark ettim. Pratikte ateşin ne kadar kullanılır olduğunu anladım. Bizler ateşi sadece mangallarda ve filmlerde gördük. Gördüğümüz kadarını kodladık kafamızda. Yaşam için ne kadar gerekli olduğunu teorik olarak bilsek de pratikte yerine tam olarak oturtamadık.
Sanırım Jack London’ın bir kitabında okumuştum. Alaska’da tek başına dondurucu soğukta bir yerleşim yerine ulaşıp hayatını kurtarmaya çalışan kitabın kahramanı kendine engel olamayarak sürekli kibritlerini sayıyordu. Sanırım -20 derecede yokluğun ortasında tek başınıza kalmışken ateşin anlamı başka oluyor; şehrin göbeğinde kaloriferli sıcacık evlerde yanan şöminelerde başka.
Hayata dair bildiklerimizin birçoğu ekranlardan aktarılmış benliğimize. O ekranlardan kodlanmışız. O mecradan öğrendiklerimiz hep yüzeysel kalmış. Bu durumun alıştığınız hayatın dışına çıktığınızda ayırımına varıyorsunuz.
Bir filmde ünlü bir Amerikalı oyuncu gömleğini çıkarıyor ve atlet giymediği görülüyor ve ülkede atlet satışları dibe vuruyor. Üretici firmalar iflas noktasına geliyor; aynı oyuncunun atletli fotoğrafları yayınlansa da uzun süre satışlar eski noktasına dönmüyor. Asi Gençlik filminde James Dean’in montunun altına giydiği atletli görüntüleri ise atlet satışlarını patlatıyor. Kısacası aklımızdaki birçok algı, imge, kavram ekranlardan giriyor hayatımıza.
Nerede yaşarsanız yaşayın, ne iş yaparsanız yapın eğer bir rutinin içine sıkışmışsanız gerçek anlamda hayatı algılamanız mümkün değil. O rutini kırmak zorundasınız ya da kabuğunuzu mu demeliyim. Bu her şeyi bırakın Katmandu’ya gidip hayatın anlamını bulun demek değil kesinlikle. İnsanlar çalışmak ve yaşamını sürdürmek zorunda. İşinizi seviyor da olabilirsiniz sevmiyor da önemli olan işten size kalan zamanda rutininizin dışına çıkabilmek.
Zeytinler toplanıyor bu günlerde. Bir önceki yazımda iklim krizinden söz etmiştim. Birebir yaşıyoruz o krizi şu anda. Yağış yok. Günlerdir yağmur yağmadı ve havalar yaz günü gibi. Zeytinler tam olmadıkları için düşmüyor. Silkim motorları çaresiz kalıyor. Çalışanlar sırıklarla düşürüyor zeytinleri. Bir sonraki sene için daha az zeytin demek bu. Yağmur yağmadığı için tarlalarını sürüp ekemedi insanlar. Yağmur biraz daha gecikirse buğdaylar ekilemeyecek. Ürünün az olması her zaman fiyatları yukarı çeker. Dahada kötüsü kıtlığa kadar gider bu durum.
İşte kendi kısır döngümüz içinde eğer tarım alanında çalışmıyorsak algıladığımız iklim krizi farklı ve yüzeysel kalıyor. Yani ateş düştüğü yeri yakıyor.
Zeytin topluyoruz bu günlerde. Sabahları soğuk oluyor. Gider gitmez topladığımız odunlarla, çalı çırpıyla ateş yakıyor ve ısınıyoruz. Saat on olunca mola veriyoruz. Yanan ateşin başında bir bardak çayımızı içip ısınıyoruz.
Atilla İlhan İstanbul Ağrısı adlı şiirinde “ateş” sözcüğüne yeni bir anlam katıyor ve şöyle sesleniyor İstanbul’a ;
“1949 Eylülünde birader mırç ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık
sana taptık ulan unuttun mu sana taptık”