Büyük bir yangını yazmak için oturdum. Yazdığım her sözcüğü, her cümleyi sildim. Nasıl başlayacağımı nasıl anlatacağımı bilmiyorum.
Televizyonların karşısında içim yanardı izlerken; ateşin yok ettiği ağaçları, canlıları düşündükçe. Meğer gördüklerim, hissettiklerim koskoca bir denizde gözle görülmeyen bir damlaymış.
8 Ağustos 2025 tarihinde Cehennem bir günlüğüne Çanakkale’ye geldi. Çanakkale Bayramiç Yiğitler Köyünde başlayan yangın bir saat gibi kısa bir sürede yaklaşık on kilometre ilerleyerek Ahmetçeli Köyü’ne kadar geldi.
İnanın bana ekranlarda gördükleriniz, içinizi acıtan görüntüler hiçbir şey değil. O gün bildiğimi sandığım gerçeklerin hepsi değişti. Ateşten kaçamayacağımızı öğrendim örneğin. Bizler yüzlerimizi ateşe dönüp savaşırken elli metre arkamızda bizleri iki ateş arasında bırakacak başka bir yangının başladığını gördüm. Ateş yerden yürümüyormuş. Ateş üstümüzden geçerek ilerliyormuş.
Saat ikiden sonra çevredeki bütün köylerde yaşayan insanlar seferber olduk ateşi durdurabilmek için. Muğlalı kesim içsinin ayağındaki terliklerle ateşin üstünde yürüdüğünü gördüm. Traktörünün arkasına taktığı 400 litrelik ilaçlamanın çeşme hortumu kadar hortumuyla yanan ağaçların arasına dalıp; bir eliyle traktörü kullanıp diğer eliyle de hortumla su sıkarak ateşin içinde dolaşıyordu Hüseyin.
Evren; ateş yürümesin, öteki bahçelere, zeytinliklere geçmesin diye deliği gibi pullukla neredeyse onlarca dönüm yer sürdü tek başına.
Su tankeri olan su tankeriyle, ilaçlaması olan ilaçlamayla karıncanın ağzıyla ateşe su taşıdığı gibi su taşıdık yangını söndürmek için. Yanan kuşlar geçti üzerimizden.
Köy halkının tamamı koştu ateşe karşı durmak için. Traktörü olan traktörle, tankerle, insanlar kürekleriyle, kazmalarıyla genci yaşlısı saatler mücadele etti.
O seferberlik halini görmenizi çok isterdim. İnsanların çabasını, birlikte hareket etmesini, savaşmasını görmenizi çok isterdim.
Ülkemi ve insanlarımı çok seviyorum. Ülkem insanına duyduğum sevgi o gün bin kat arttı. Sanki düşman saldırmış da hepimiz birlik olup savaşıyormuş gibi hissettim.
Yaklaşık on yıl oldu buralara geleli. İyi ki gelmişim. İnsanlarını da sevdim doğasını da. Bazı aklı kıt, bilgisiz, boş boş konuşan gevezeler ezberledikleri bir iki kalıp cümleyle her yangından sonra ağızlarını yaya yaya “köylüler çıkarıyor yangını” diye konuşurlar. Oysa o insanlar çıkan yangınları söndürmek için canlarını hiçe sayarak koşuyorlar ateşe.
O insanlar sigaralarını avuçlarına tükürüp orada söndürüyorlar. Hiç istinasız hepsi aynı şekilde davranıyor. Sigarasını söndürmeden atan bir kişi bile görmedim. O insanlar kadar ormana, ağaçlara, doğaya saygılı başkalarını tanımadım. Evi olarak görüyorlar ormanı, ağaçları, doğayı.
Öğlen bir gibi başlayan yangınla ertesi sabah üçe kadar savaştık. Her şehirden, her kasabadan itfaiye araçları, orman işçileri, insanlar geldi. Rüzgarın da azalmasıyla ilerlemesi anca durdurulabildi sabaha karşı.
38.000 dönüm arazi yandı. Asırlık zeytin ağaçları küle döndü ve yıkıldı oldukları yere. Muhteşem bir orman tamamen yok oldu. Aynı anda Çanakkale’de başlayan yangının yok ettiği orman kat ve kat daha fazla. İstanbul’dan Çanakkale’ye gelirken Şarköy civarında başlıyor yangın yerleri. İçiniz acıyarak bakıyorsunuz yok olan hayatlara.
Yangın yerleri içimizde, kolumuzda, gövdemizde yara gibi duruyor yol kenarlarında.
Cehennem bir günlüğüne kapımıza geldi. Yanan kuşlar geçti üzerimizden.