Gerek kurumların uyguladığı idari cezalar gerekse iş mahkemelerinde açılan davalar incelendiğinde açıkça görüyoruz ki; her iki alanda da sıkıntıların, uyuşmazlıkların ve cezai müeyyidelerin çoğunluğu alt işverenlik ilişkilerinden kaynaklanıyor. Bu durumu yalnızca istatistiksel bir gerçeklik olarak okumanın da bir hata olduğunu ve arka planda bir zihniyet sorunu ile bir uygulama krizinin var olduğunu düşünüyorum. Sorunların büyük çoğunluğunun kaynağı hatalı sözleşmeler veya asıl işlerin alt işverene verilmesi gibi görünüyor olsa da, asıl mesele sağlıklı bir alt işverenlik ilişkisinin taşıması gereken unsurların anlaşılamaması gibi görünüyor. Bu yazı dizisinde bu konuyu ele alacağız.
Alt işverenlik ilişkilerinin hemen her aşamasında görülen en çarpıcı sorunlardan biri, işin matematiğinin yanlış bir bakış açısıyla değerlendirilmesidir. Asıl işverenler, çoğu zaman “en düşük fiyat kazansın” anlayışıyla ihaleye çıkar ve teklif değerlendirmesinde yalnızca rakamları karşılaştırır. Oysa alt işverenlikte asıl soru fiyatın düşük olup olmadığı değil, fiyatın sürdürülebilir ve mevzuatın emirlerini gerçekleştirmeye uygun olup olmadığıdır.
Birçok ihale sürecinde karşılaştığımız tablo şudur: İşin bir maliyeti vardır, tekliflerin bu maliyetlerin üzerinde olması gerekir ancak sonuçta ihaleler daha düşük (yani maliyetin bile altında) teklif veren firmalara verilir. İhaleyi alan bu firmaların ya zarar edeceklerini düşünmek ya da (daha gerçekçi bir bakış açısıyla) zarar etmemek hatta kâra geçebilmek için yan yollara tevessül edeceklerini beklemek gerekir.
Burada en önemli soru şudur: Bir firma, neden maliyetlerin çok altında bir rakamla teklif verir? Cevap basittir: Çünkü o firma ya yasal yükümlülüklerin bir kısmını yerine getirmeyecektir ya da çalışanlara haklarını layıkıyla ödemeden çalışmayı sürdürecektir. Ucuz teklif kısa vadede cazip görünür, uzun vadede ise işçinin maaşının, SGK priminin, vergilerin, tazminatların veya kıdem - yıllık izin vb. yıllara sâri hakların ödenmemesi gibi sonuçlara neden olur.
Kamu İhale Kanunu’nun 38. Maddesi aslında bu yanlış anlamayı düzeltmek için vardır. Bu madde aşırı düşük teklifleri tanımlar, reddedilmeden önce açıklama isteneceğini belirtir, teknik ve ekonomik gerekçelerin talep edilmesi gerektiğini iletir. Teklif sahibi, (eğer varsa) gerçekten bu işi düşük maliyetle yapmasının geçerli gerekçelerini yazılı olarak sunar. Bu süreç, ihalenin ekonomik açıdan sürdürülebilir olması ve verilen hizmetin kalitesinin korunması içindir. Ne var ki birçok ihale komisyonu bu maddeyi uygulamak yerine, düşük rakamı görüp “teklif uygun” diyerek işi sonuçlandırmayı seçer. Çünkü asıl işverenlerin çoğu işin gerçek maliyetinden bihaberdir.
Bu yaklaşımın sonucu ise bellidir: Alt işveren, düşük fiyatla işi üstlendikten sonra ya ödemelerini aksatır ya da zarar ettiğinden işi sürdüremez hâle gelir. İş durduğunda ya da ödemeler geciktiğinde, Çalışma Bakanlığı cezaları, SGK teftişleri ve iş mahkemesi süreçleri devreye girer. Bu kez faturayı asıl işveren öder çünkü müteselsil sorumluluk ilkesi uyarınca alt işverenin kusuru asıl işverene yansır. Dolayısıyla ucuz teklif, işveren için tasarruf değil, ertelenmiş bir maliyettir ve bu maliyet kısa vadede değilse de uzun vadede mutlaka karşımıza çıkar.
Sonuç olarak; bir kez daha görürüz ki, işin matematiğini çalışmak, ihale süreçlerinde sadece bir formalite değil stratejik bir zorunluluktur. Aksi takdirde ucuz teklif anlayışı, alt işverenlik ilişkilerindeki en büyük tehlikelerden biri olmaya devam edecektir.