Gerek kurumların uyguladığı idari cezalar gerekse iş mahkemelerinde açılan davalar incelendiğinde açıkça görüyoruz ki; her iki alanda da sıkıntıların, uyuşmazlıkların ve cezai müeyyidelerin çoğunluğu alt işverenlik ilişkilerinden kaynaklanıyor. Bu durumu yalnızca istatistiksel bir gerçeklik olarak okumanın da bir hata olduğunu ve arka planda bir zihniyet sorunu ile bir uygulama krizinin var olduğunu düşünüyorum. Sorunların büyük çoğunluğunun kaynağı hatalı sözleşmeler veya asıl işlerin alt işverene verilmesi gibi görünüyor olsa da, asıl mesele “sağlıklı bir alt işverenlik ilişkisinin taşıması gereken unsurların anlaşılamaması” gibi görünüyor. Bu yazı dizisinde bu konuyu ele alacağız.
Alt işverenlik ilişkilerinin en çok ihmal edilen boyutlarından birisi de kuşkusuz insan unsurudur. Mevzuat, sözleşmeler, maliyetler ve denetimler uzun uzun tartışılır ancak bu sistemin merkezinde yer alan alt işveren işçilerinin yaşadıkları şeyler çoğu zaman manzaraya girmez. Oysa alt işverenlik ilişkilerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının temelinde, büyük ölçüde bu görünmezlik yatar.
Aynı işyerinde, aynı üretim hattında, aynı makinenin başında çalışan iki kişi düşünelim. Biri kadrolu (asıl işveren), diğeri alt işveren işçisi olsun. Yapılan işin niteliği bakımından aralarında hiçbir fark yoktur ancak alt işveren işçisi çoğu zaman kendisini “geçici” ya da daha açık ifadeyle “ikinci sınıf” olarak görmeye meyillidir.
Bu algı tesadüfi değildir. Alt işveren işçileri çoğu zaman kurum içi iletişimden dışlanır, eğitimlere dâhil edilmez, sosyal alanlardan sınırlı şekilde yararlanır, iş yerinde alınan kararlarda fikirleri sorulmaz… Küçük ama sürekli tekrar eden bu dışlanmalar, zamanla derin bir aidiyet kaybına yol açar. Aidiyetin olmadığı yerde ise motivasyondan, verimden veya iş güvenliği bilinci gibi unsurlardan bahsetmek pek de mümkün olmaz.
İş kazası istatistiklerine bakıldığında, alt işveren işçilerinin daha yüksek risk altında olduğu açıkça görülür. Bunun sebebi yalnızca teknik eğitim eksikliği değildir. Kendini değersiz hisseden, yarın işten çıkarılabileceğini düşünen, bir sorununu dile getirdiğinde “yerine başkası bulunur” mesajını alan bir çalışanın, iş güvenliği konusunda inisiyatif alması beklenemez. Bu durum yalnızca işçiyi değil, asıl işvereni de doğrudan etkiler.
Asıl işverenler çoğu zaman bu tabloyu “alt işverenin sorunu” olarak görür. Oysa müteselsil sorumluluk ilkesi, bu yaklaşımı hukuken geçersiz kılar. Alt işveren işçisinin yaşadığı her mağduriyet, bir noktada asıl işverenin karşısına çıkar. Bir iş kazasında veya bir mahkeme dosyasında bu gerçeğin su yüzüne çıkması kaçınılmazdır.
Alt işveren işçisini görünmez kılan sistemler, sürdürülebilir değildir. Çünkü insanı merkeze almayan hiçbir alt işverenlik yapısı uzun vadede ayakta kalamaz. Sağlıklı bir alt işverenlik ilişkisi, yalnızca maliyet avantajı veya operasyonel kolaylık üzerinden kurulamaz. Bu ilişki, çalışanların onurunu, güvenliğini ve aidiyetini gözeten bir bakış açısı gerektirir. Aksi hâlde alt işverenlik ilişkisi, sözde hukuken eşit ama gerçekte fiilen adaletsiz bir yapıya dönüşür.
https://oguzhanaslan.com/bilgi-bankasi/blog