Kur’an-ı Kerim’de ilk inen ayet “Oku” diye başlıyor. Daha açık ifade ile Allah’ın insanlara ilk emri oku oldu.

Oku emrini sadece Kur’an-ı Kerim’i okumak diye anladık; ne yazık ki onu da yanlış anladık.

Okumak, Kur’an-ı Kerim’i ölüler için okumak veya mübarek gecelerde okumak değildir. Hatim etmek de değildir. Okumak üç aşamalıdır; okumak, okuduğunu anlamak, anladığınla amel etmek, yani anladığını yaşayarak göstermektir.

Millet olarak Kur’an-ı Kerim’i çok okuyor, çok saygı gösteriyoruz. Aynı şeyi okuduğumuzu anlamak ve yaşamak konusunda gösterdiğimizi söylemek mümkün değil.

Oku emri sadece Kur’an-ı Kerim’i okumak anlamında değildir. Bunu da Hz. Peygamberimizin (SAV) “İlim müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa gidip almalıdır” emrinden anlıyoruz.

Allah’ın ilk emri oku olduğu halde, ilmi bir kenara bırakarak, gelişme ve kalkınmayı uman bir zihniyete büründük.

En azından bu deprem sonrasında, “Hangi ilmin gereklerini yapmadık veya eksik yaptık da bu kadar büyük felaket yaşadık” diye sorgulamalıyız.

İmar affı konuşuluyor, haklı olarak çok eleştiriliyor.

Eleştirilmesi gereken sadece imar affı mı?

Devamsızlıktan kalan tüm lise öğrencileri, ödüllendirilir gibi bir üst sınıfa geçirildi.

Üniversiteden şu veya bu sebeple atılanlara kaç kez af çıktığını, afla geri dönen kaç bin öğrencinin mezun olduğunu bilen var mı?

Üniversite ile ilişiği kesildiği halde kaç mühendis, kaç mimar afla geri dönerek mezun oldu?

Eğitim diyoruz, peki biz ne yaptık? Üniversiteleri kapattık!

Diyeceksiniz ki, uzaktan eğitim yapılacak!

Salgın döneminde bir buçuk yıl uzaktan eğitim yapıldı, şimdi de yarım dönem uzaktan eğitim yapılacağı söyleniyor. Bir inşaat mühendisi, sadece iki yıl devam ederek, iki yıl da uzaktan eğitimle mezun olacak!

Amaç sadece diploma vermekse hiç eğitime de gerek yok…

Niyet gerçekten eğitmekse gençlerimize yazık etmeyelim.

Uzaktan anlatılan dersi dinlemekle, sınavı geçmek için üç beş konu çalışmakla mimar, mühendis, avukat, doktor, öğretmen olunmuyor.

En azından temel eğitim ve uygulama dersleri üniversitede verilmeli…

Yaşadığımız bu felâkette suç, sadece sorumsuz ve para gözlü müteahhitlerde değildir.

Ölüm projesine imza atan mühendisler, onları denetlemeyenler, izin verenler ve her şeye rağmen bu çarkın dönmesine destek olanlar da en az müteahhitler kadar suçludur.

Eğitimsizliğin, cehaletin, liyakatsizliğin faturasını çok acı ödemedik mi?

Eğitimsizliğe ve cehalete daha fazla prim vermeyelim!

6 Şubat, eğitimsizlik ve cehaletle savaşta milat olsun!

*****

Virgülden puan kırmak

İstanbul Teknik Üniversitesinde, henüz 19 yaşındaki ikinci sınıf öğrencisi olarak kafası bir karış havada gezen birisiydim.

Bir gün, çok değerli bir mukavemet akademisyenimizin dersindeydim. Değerli hocamız, öğrenciler tarafından korkulan biriydi. Herkes, kendisinin çok gaddar ve acımasız olduğu için şikâyet ederdi. Düşünün ki ara sınavdaki sınıf ortalamaları 100 üzerinden 15-20 oluyordu.

Gençlik yıllarının başında; aklı fikri eğlencede olan gençlerdik...

Bir gün, bir arkadaşımız isyan etti: “Hocam, bize o kadar düşük notlar veriyorsunuz ki ortalamamız düşüyor. Hevesimizi yitiriyoruz” diye…

Hocamız derin bir nefes aldı ve cevapladı: “Haksızlık mı yapıyorum? Buna mı itirazınız var?”

Arkadaşımız biraz laubali bir şekilde “Gidiş yolumuz doğru olan sorularda, bir virgül kaydırdık diye sıfır puan veriyorsunuz” diyerek serzenişte bulundu. Hocamızın yüzü aniden gerildi ve birden haykırmaya başladı: “Demek virgül yüzünden puan kırıyorum! Hiç kimse sınıftan çıkmayacak. Sınıftan çıkan olursa; dersten bırakırım” diyerek bir hışımla sınıftan dışarı çıktı. Hepimiz şaşkın bir şekilde birbirimizin yüzüne bakıyorduk.

Sonra aniden sınıfın kapısı açıldı, elinde kocaman bir slayt makinesi ile içeriye girdi. Şaşkın ve korkulu bir şekilde kendisini izliyorduk. Hemen bir kutu slaytı hızlıca makineye yerleştirdi. Halen sinirle soluyordu ve sınıfa tekrar seslendi: “Hiçbiriniz dışarıya çıkmayacak!”

Ekrana gelen ilk görüntüde, kalorifer peteği altında sıkışarak can vermiş bir vatandaşımız vardı. Az önce meraklı ve uğultulu olan grubun sesi bıçak gibi kesilmişti. İğrenerek yüzünü dönenler, ağlamaya başlayanlar, hatta kusan bir arkadaşımız dahi olmuştu.

Bir sonraki slaytta ise deprem göçüğü sebebiyle patlayan bir kazan dairesinden fışkıran sular sebebiyle vefat eden bir yatakhane dolusu ortaokul öğrencisi vardı. Hocamız, buz kesmiş sınıfa doğru döndü ve sesini bir ton yumuşattı. Ama halen öfkeliydi:

“Soralım bu zavallı vatandaşlarımıza, virgülün yeri neresiymiş! Gidiş yolu doğru olan herkesi mezun etmemiz gereken bir kurum olmamız lazım aslında! Ne de olsa iyi niyet var değil mi?”

Sonra aniden elindeki tebeşiri tahtayı fırlattı.

“Ben o niyete tüküreyim! Siz nerede olduğunuzu, ne okuduğunuzu sanıyorsunuz! Çocuk oyunu mu? O virgül yüzünden insanlar ölüyor. İstersen onlara soralım. Belki sana puan verirler. Gidiş yoluymuş...Yolunuzun belasını versinler...

Eskiden sizin yaşınızdaki insanlar, savaşta tünel kazıyorlardı, siper yapıyorlardı, köprü yapıyorlardı. Müderrishane bu yüzden kurulmuştu. Okuduğunuz okulu hobi olarak görüyorsanız; yarın derhal kaydınızı alın bu okuldan. Gidip eğlenin istediğiniz yerde. Bu meslekte kayan şey, virgül değil hayattır. Senin bir anlık ihmalin, yetersizliğin, bu slaytta görmüş olduğun suçsuz insanların ölümüne neden olacaktır. Sen sadece doktorluk kutsal bilirsin. Her meslek kutsaldır. Yaşayan ve yaşatan herkes kıymetlidir. Siz bu ülkenin aptal gençliği değilsiniz. Siz umutsunuz! Siz geleceksiniz! Biz elimizden geleni yapmaya çalıştık ama olmadı. Belki siz başarırsınız diye yırtınıyorum. Bir umudum var sizden çocuklarım.

Boğaz Köprüsü yapılırken gece gündüz çalıştım. Babamın cenazesine zamanında gidemedim. Açılacağı gün “Senin protokolde yerin yok, hadi yoluna git” dediklerindeki protokole baktığımda anladım ülkenin gerçeğini…

Halkın fedakârlığı ve vergisiyle yapılan bir köprünün protokolünde, zerre emeği olmayan ne kadar kebap düşkünü politikacı varsa hepsi oradaydı. Mühendisler, mimarlar, işçiler yoktu ama kendileri vardı!

Benim tek istediğim, tıpkı Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gibi, protokolde validen önce gelen, halkın bir öğretmen ve bir doktor kadar sevdiği mühendisleri yetiştirmek.

O mühendislerin, kendilerine sevgi ve saygı duyan insanları, tüm bilim ve ahlâk ile korumaya çalışmalarıdır. Bu vatanın yetiştirdiği insanlar olarak, bu vatana sahip çıkmanızdır. Sizler çocuk değilsiniz. Derslerinize iyi çalışmanız ve kendinizi hep geliştirmeniz lazım. Puan için yalvaran değil, muasır medeniyetler için çabalayan insanlar olmanız lazım” dedi.

Hocam sonra hiç unutmayacağım şu sözleri söyledi:

“Beni bir katilin hocası olarak andırmayın. Bana gaddar diyebilirsiniz... Bana acımasız diyebilirsiniz... Ama bana bir katili mezun etmiş hoca demeyin, dedirtmeyin. Bu benim sizden tek isteğim ve vasiyetimdir.”

(Alıntıdır)

*****

TEBESSÜM

Okul

Temel, sürekli sınıfın penceresinden başını sarkıtarak derslere katılıyormuş. Öğretmeni sormuş.

- Evladım neden pencereden bakarak dersleri dinliyorsun?

- Öğretmenim ben okulu dışardan veriyorum.

*****

GÜNÜN SÖZÜ

Zaman, cehalete karşı topyekûn savaşma zamanıdır. Bu cehalet en yakınınızda olsa bile…

Prof. Dr. Celal Şengör