Gül her iklimde yetiştirilebilir ama, onun has bahçesi bizim şiirimiz, türkümüz, şarkılarımız ola geldi. Mehmet Özbek’in derlediği Kerkük türküsünde beyaz ve kırmızı güllerden söz ediliyor.

“Beyaz gül kırmızı gül

Güller arasından gelir

Yarım geymiş beyaz ezye

Sabbah namazından gelir

…..”

Derler ki, Adem ile Havva’nın üzerinde kuruyup yere dökülen cennet yaprakları, güzel kokulu uç vermiş. Gül de bunlardan biriymiş. Hazreti Muhammed’in terinden doğmuş. Yunus, sarı çiçeğe “Gül sizin nenüz olur?” diye sorar da çiçek “İy Derviş, gül Muhammed teridür,” der... Süleyman Çelebi de ‘’Terlese güller olurdu her teri / Hoş direrlerdi terinden gülleri’’ dizeleriyle dile getirmiş. İnanç dünyamızda gül, Hz. Muhammed’i, Hz. Ali ve oğullarını simgeler.

Pir Sultan Abdal, gül motifini en çok işleyen âşıklarımızdandı. Üç değişik deyişinden birer dörtlük örnek vermek istedim:

“Fatma Ana Şah Ali'nin gelini

Miraç'a inerken öptü elini

Haksızlara koklatmazdı gülünü

Muhammed'in bergüzarı bu diye”

“Havanın yüzünde sema tutarken

Ab-ı kevser şarabından içerken

Muhammet gül ü reyhanın seçerken

Turnalar Ali’mi görmediniz mi?”

Emanet âlemde adem bir güldür

Geldi dost kokusu ol güle düştü

Adem'e âşıklar beli dediler

Feryat ile figan bülbüle düştü

Pîr Sultan’ın dost bağı gül rengiydi. Bu kavram, Hz. Ali'yi çağrıştırmaktaydı. Birkaç dörtlük daha ekleyelim:

“Sevdiğim, bağında güllerin gonca

Usuldur boyların, bellerin ince

Adı güzel imamların önünce

Kerbelâ'da şehit düşemem m’ola”

“Pîr Sultan haber ver dosttan

Bülbül ötüyor kafesten

Hem gül ağlar, hem gülistan

Ah Hüseyin, vah Hüseyin”

“Bir gül ile gülistanı seyrettim

Seher yelleriyle esen Ali'dir

Muhammed kılavuz Mahşer yerinde

İslâmın sancağın çeken Ali'dir”

Pir Sultan idama giderken, musahibi Ali Baba, taşlamaya kıyamamış. Pir Sultan geçerken taş yerine elindeki gülü atıvermiş. Bunu gören Pir Sultan öyle üzülmüş ki, şunları demeden edememiş:

“Pir Sultan Abdal'ım can göğe ağmaz

Hak'tan emr olmazsa irahmet yağmaz

Şu ellerin taşı hiç bana değmez

İlle dostun gülü yaralar beni.”

Gülün kat kat olan taç yaprakları ile ruhun manevi kapısı olan kalbin kat kat olması arasında bağlantı kurulur.

Hıdırellez’de gül ağacının altına niyet küpü konulur. Gül ağacı, dalına niyet çaputu bağlanır.

Gül türlü sevda yangınlarının ilk kıvılcımı gibi. Ne güzel şu Bayburt türküsü:

“Ey gül dalı gül dalı

Oldum sana sevdalı

Gördüğüm günden beri

Sinem aşkınla dağlı…”

Ozanlarımız, gülü sevgilinin yüzüne, yanağına, ağzına hatta kulağına benzetirler.

Eskiler, gül bulunmayan bahçeye girmeye değmez, gül olmayan bahara, geldi sayılmaz, derlerdi. O yüzden bahara “gül mevsimi” adını vermişlerdi. Gül konulu minyatür ve resimler geleneksel güzel sanatlarımızın gözdesiydi.

Ümmi Sinan’ın, “Gül alurlar gül satarlar/ Gülden terazi tutarlar/ Gülü gül ile tartarlar/ Çarşı pazarı güldür gül” mısralarını içeren ilahisine, bir Divriği türkümüz, cevap verir gibi:

“Aşan bilir karlı dağın ardını / Çeken bilir ayrılığın derdini / Bülbül kaça aldın gülün narhını / Gül alıp satmanın zamanı değil,”

Kültür hayatımıza getirdiği güzelliklerden yararlanmasını bilen halkımız, gül ile ilgili onlarca atasözü ve deyim üretmiş. Birkaçı şöyle:

Gül bahçemi gör de baharımı anla.

Gülü seven dikenine katlanır.

Gül çengelsiz yar engelsiz olmaz.

Gülüne bak, goncasını al.

Gül güdük amma kokusu güzel, servi büyük amma yapısı güzel.

Güldükçe yüzünden güller açılmak.

Güllük gülistanlık.

Gülün kadrini bülbül bilir.

Gülü yad ettikçe bülbülün feryadı artar.