Halk takviminde 14 Haziran ile 13 Temmuz arasına kiraz ayı diyorlar. Rizelilerin “Kerezayı”, Tonyayıların “girezayı” dedikleri söyleniyor. Türk devletleri bu aya, “Kirézay” demişler. Yunanca “kerasas” kelimesinden meydana gelmiş.

Geçen yıl, en bol olması gereken günlerde bile, bırakınız kütür kütür olanı, kurtlusunun bile kilogramı 600-700 TL’den aşağı düşmedi. İnadım inat deyip, almadım. Kiraza ağzımı sürmedim. Kimseye ikram etmedim. Demek ki bunu da yaşayacakmışım. Sizler kirazın tadına bakmış, çoluğunuzun çocuğunuzun kulağına küpe yapmışsınızdır.

Bu yıl kiraz tadar mıyız? Umudum yok.

Hazreti Muhammed, cennetteki meyvelerin renklerine ve çeşitli oluşlarına dikkat çekmiş,Bu, Allah'ın sonsuz yaratma gücünün ve sanatının delillerinden biridir,” diye buyurmuş. Cennetteki meyvelerin çeşitliliğine dikkat çekilen bir başka hadisinde, yüklü dalları bükülmüş kiraz ağaçları, üst üste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçlarından söz etmekte.

Kuyumcu ve sarraf dükkanlarının vitrininde görmüş gibi uzaktan seyreksek de kiraz ağacıyla, dalları, renkleri, maddi, manevi türlü güzelliklere benzetilmişlikleri, hatta çöpleri ile mutfağımızda, şiirimizde, türkülerimizde hasılı folklorumuzda yer almış.

Varsın meyve olarak tadı tadabilenlerin olsun. Gözü olanın gözü kör olsun. Biz ruhumuzu besleyen duygu yönüyle ele alalım:

Fakiri zengini herkesin evine kirazın girdiği zamanlarda, çocuklarımız kulaklarına küpe yaparken, bir birbirine sormuşlar: “Yeşille başladım / Beyazla işledim / Kırmızıyla bitirdim / Cümle âleme yetirdim.” Yanıtını biliyorsunuz.

Aman Allah! Kendine yetti de cümle aleme kaldı. Yalan da olsa söyleyin, hoşuma gidiyor.

Özüm gibilere fakirin kabadayısı derler. Aç olsak dakarnımız tok sırtımız pek" deyip, kuyruğu dik tutanlardanız.

“Bizim sofrada yok kiraz,

Zengin olana çok kiraz,

Kimseye mihnet eylemem

Kuyruk dik, midem tok kiraz

Eski İstanbul’da Salepçilerle bozacılar kış başlangıcının, Silivri yoğurdunun çıkması ise, kış sonunun habercisiydi. Kiraz satıcıları ise:

Tekirdağ’ın yolunda, / Kirazları dalında. / Almaz isen sen beni, / Çıban bitsin kolunda,” gibi maniler atarlardı.

Kiraz, mektup manilerine konuk olur, arz-ı endam ederdi:

“Mektup yazdım yaz idi,

Kalemim kiraz idi;

Daha çok yazacaktım

Mürekkebim az idi”

Bağlamanın mızrap veya tezenesi, kiraz ağacı kabuğundan yapılırdı. Kuşkusuz mektup haberleşme aracıydı. Maniler bu araç içinde, baba olsun, ana olsun, kardeş olsun, bacı olsun arkadaş olsun ve sevgili olsun bütün bu kişilerin duygularını yerleştirdiği bir paket, bir zarftı. Törelerce söylenemeyenler, duyumsanıp da anlatılamayanlar, manilere yüklenir ve karşı tarafa iletilirdi. Anlayan anlar ve gereğini yapardı. Hani derler ki, yeni evlenen yağız Anadolu delikanlısı, birkaç ay sonra askere gitmiş. O zamanın askerlikleri çat kapı orada, çat kapı burada değil. Aylar, yıllarca sıla derdiyle insanları kasıp kavuruyor. Delikanlı askerde birinci yılını doldurmuş. Çocuğu olup olmadığını merak ediyormuş. Merakını yenememiş, babasına yazdığı mektubun altına şu maniyi eklemiş:

Ey mektup güzel mektup

Tezce köye var da gel

Bir iken iki olduk

Üç olduk mu sor da gel.

Babası çok gecikmeden cevaplamış:

Bir dalda iki kiraz

Böyle mektup yine yaz

Tarla mahsul vermedi

Dönüşünde yine kaz

Kiraz türkülerinde ve kirazlı manilerde bir dalda iki kiraz iki yavukluyu ifade ediyor. Üçüncü kiraz ise evlatlarını. Bir mektup manisi de şöyle:

“Bir dalda iki kiraz / Biri al biri beyaz. / Kâtip kurban olayım; / Mektubumu güzel yaz. “

Vefasız sevgiliden yakınmanın kapısını kiraz açmış:

Bahçelerde kirazım / Bana sadık yâr lazım / O da vefasız çıktı / Kara yazılmış yazım.”

Yukarıda sözünü ettiğim gibi Kiraz, Türk kültüründe aşk, bahar, bereket, tazelik ve yenilenme sembolü olarak bilinir ve önemli bir yere sahipti. Hem meyvesi hem çiçeği ve ağacıyla sıkça karşımıza çıkıyor. Yarın da kiraz konusunda yazacağım. Sonra da devam edebilirim.