Karacaoğlan sevdiğinde dört unsur görmek isterdi. Örneğin dört libası yani giysisi olmalıdır: Biri kara, biri yeşil, biri al, biri beyaz. İşvesi, cilvesi, edası ve nazı ise dört adetti. Sonra öğrenme, öğretme, okuma ve yazmada ehil olmalıydı Bahçesi ve göğüslerine gelince, şöyle anlatmıştı:
“Karac'oğlan der ki: Bahçene girdim
Tomurcuk güllerin goncasın derdim
Sevdiğim, göğsünde dört nişan gördüm
Bir elma, bir ayva, bir nar, bir kiraz…”
Klasik edebiyatımızda da kırmızı rengi ve küçük yuvarlak şekli ile kiraz, sevgilinin dudağına eski dille a'l-i lebine benzetilirdi. Şairler şiirlerinde resim çizerken, kiraz ve vişneyi narin ve estetik bir kalıp olarak kullanırlardı. O, şarap kadehine ya da kanlı gözyaşına düşen bir öge, bir tat olarak tabloda yer alırdı. Kiraz yalnız bir meyve değil, aşkın, aşırı düşkünlük ve yoğun arzuların simgesi, görseliydi.
Divan edebiyatında sevgili, ince kaşlı, ince belli, servi boylu, küçücük ayaklı vs.ydi. Ama özellikle kiraz, rengi, şekli ve tadıyla dudak ve al yanağa benzetilirdi.
Nedim’in şu beytini örnek gösterebiliriz:
“Âşık ki nakş eder dil-i pür cûşa la’lini / Gûyâ kirâs dânesidir kim şaraba kor”
(Âşık, senin dudağını coşkun gönle resmeder. Sanki kiraz tanesini şarap kadehine koyar.) Renk benzerliğiyle, değerli bir süs taşı olan lâl, divan şiirinde en çok sevgilinin dudağına benzeyen olmuştu.
Divan şairlerinden Nâbî de kirazı kırmızı rengiyle öne çıkarıyor:
“Virdi nergis sepîd-gûn kırtâs / Kırmızı bal mumı getürdi kirâs “ (Nergis beyaz kâğıt verdi / Kırmızı bal mumu getirdi kiraz.)
Divan şairlerinden Zâtî ise kirpiklerinin uzundan süzülen gözyaşında dudağının yansıması ile kiraz görüyor:
“Şâh-ı müjemde kim salınur katre katre eşk / Aks-i lebünle her biri bir dâne ter kirâs”
(Kirpiklerimin ucunda damla damla gözyaşı salınır / Dudağının aksiyle her biri taze bir kiraz tanesidir.)
Çağdaş Türk şiirinde Kiraz renk, dudak ve yanak kafesini kırmış, daha geniş ve duygu alanlarında şiirin temasına katkı vermiş.
Memleket sevgisinden, doğanın coşkusuna, masumiyetten yaz mevsiminin tazeliğine, aşktan şehvete kadar çok geniş bir yelpaze içinde duygu çağrışımlarının sembolü olabilir.
Şiirlerinde kirazı en çok kullanan şairlerden biri Bedri Rahmi Eyüboğlu’ydu. "Kiraz Ayı Geliyor" şiirinde kirazın olgunlaşma ve hasat sürecini, çocukluk anılarıyla bütünlemişti.
"Türküler Dolusu" şiirinden aşağıya aldığımız bölümde, memleket sevgisini ve Anadolu insanının doğallığını kiraz simgesi ile anlatmıştı:
“Kirazın derisinin altında kiraz
Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var.
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime
Sapına kadar
Elma dalından uzağa düşmez
Ne yana gitsem nafile
Memleketin hali gözümden gitmez
Bin bir yerimden bağlanmışım
Bundan ötesine aklım ermez.
….”
Cumhuriyet sonrası şairlerimiz arasında gelişi güzel bir gezinti yapıyoruz:
Onat Kutlar, kiraz ve kamış kavalın sesinin havaya dağılışından söz ederken bir kuyu ağzına götürüyor bizi.
Edip Cansever bir manav tezgahının renkliliği karşında manavın gülümsemesini garip buluyor:
“Manav yarı anlamlı güldü biz geçerken
Eriklerden, çileklerden, o canım kirazlardan bile utanmadan
Hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan
Hani rengi içimize göre değişen: mor, mavi, pembe, sarı”
Abdülkadir Bulut şiirinde acı, toprak su renk ve kiraz dallarını hayatla bütünlemiş:
“Yaklaş, yüzünü örse de acılar
Ve nasıl yakalarsa toprağı kök
Suları renk, dalları kiraz
Sen de öyle yakala hayatı
Afşar Timuçin, büyüyen isli ve yalnız akşamların sancısından söz ediyor ve üzüntülü sonu gösteriyor:
“Bir sancıydım boğuk akşamlar gibi
Büyüdükçe büyüdü isli ve yalnız olmak
Kirazını soldurdu ağaçların
Nasıl devrildi taşlar üstümüze”
En güzel Kiraz şiirleri yazanlar arasında Sait Faik de bulunuyor. Kiraz vaktinin ne olduğunu şöyle bildiriyor:
“Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu.”
Kiraza, yalnız bir meyve değil, kültürel mirasın parçası diyebiliriz. Giresun, Afyonkarahisar, Isparta, Manisa, Tekirdağ ve İzmir gibi bölgeler kaliteli kiraz üretimiyle bilinirler.