Yıllardır her yılbaşında aynı tartışma sürüyor.

Yılbaşını kutlamayın, haramdır, Hıristiyan adedidir, büyük günaha girersiniz…

“Hıristiyanlar bizim Peygamberimizin doğum gününü kutluyor mu; siz onlarınkini niye kutluyorsunuz?” diye saçmalayanlar da yok değil.

Allah adına ceza kesip cehennemin dibine kadar gönderenler de var!

Öncelikle şu hususu ayırt etmek lazım; taşkınlık yapmak, içki içip dağıtmak, sağa sola sataşmak, insanları rahatsız etmek sadece yılbaşında değil, her zaman haramdır…

Kötü olan şey her zaman kötüdür; yılbaşında da öncesinde de sonrasında da…

Bütün yıl yapılan rezilliklere karşı sessiz kalıp, sadece yılbaşına odaklanmak, yılbaşı kutlayanları günahkâr ilan etmek; önündeki pisliği görmeyip uzak yerlerdeki kirlilikten şikâyet etmeye benzer…

Yılbaşına tepki gösterenler; yolsuzluklara, hırsızlıklara, çocuk istismarına, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, toplumdaki çarpıklığa, adam kayırmaya ve akla gelebilecek her türlü kötülüğe çok daha şiddetle karşı çıkmalılar.

“Çalıyor ama iş yapıyor” diyebilen kafa yapısının yılbaşını kutlayanlara tepki göstermesi gülünçtür.

Toplumda olup biten bütün kötülükleri yok sayıp, sadece yılbaşını kutlayanları hedef göstermek ayrımcılığı körüklemektir.

Sorunumuz yılbaşı veya yılbaşı kutlaması değildir.

En büyük sorunumuz, toplumdaki ayrımcılık ve öfke patlamasıdır.

İnsanlar birbirine düşman gözüyle bakıyor.

Yılbaşından bir gün önce basında yer alan bir haber toplumun nasıl da öfke patlaması yaşadığını göstermesi açısından ibret vericidir.

İstanbul Sultangazi’de cami imamı izne çıkınca gönüllü müezzinlik yapan 77 yaşındaki biri, yanlış namaz kıldırdığını iddia eden cemaatten birini bıçakladı.

Yanlış namaz kıldırdı iddiasıyla camide tartışıyorlar, 77 yaşındaki gönüllü müezzin çıkışta bekliyor; tekrar tartışıyorlar ve bıçaklıyor.

Aynı safta namaz kılan insanlar arasında bile öfke bu kadar büyük.

Bu neyin kavgası, bu neyin öfkesi…

Gelmişsin 77 yaşına, ne diye bıçakla dolaşırsın?

Toplum bu haldeyken, biz hâlâ yılbaşını kutladın kutlamadın tartışması yapıyoruz.

İslâmın özünü anlatmak yerine, sloganlarla, cahiliye Arap kültürünün bize dayattığı hurafelerle, uyduruk hadislerle güya dini anlatıyorlar.

Hz. Peygamberimiz (SAV) İslâmı anlatırken, aynı zamanda yaşayarak gösterdi, örnek oldu.

En güzel anlatmak yaşayarak göstermektir, örnek olmaktır…

Bize dini anlatanlar, yaşayarak örnek olsalar toplumdaki sorunların en az yarısı çözülecek.

*****

Çıkar ağzındaki baklayı!

Bir tekkeye giden Hüseyin isimli bir zat derviş olmak istediğini ama çok küfür ettiği ve ağzı bozuk olduğundan, birçok tekkeden kovulduğunu şeyhe anlatır. Şeyh, “Senin bu alışkanlığın derviş olmana engel değil” diyerek sırtını sıvazlar, ardından en iyi öğrencilerinden olan İbrahim’i çağırıp tembihler:

- Evlat bu garip sana emanet. Onu bu alışkanlığından vazgeçirene kadar yanından ayrılmasın.

Derviş İbrahim, Hüseyin’in iyi biri olmasına rağmen olaylar karşısında tepkisine ve sebebiyet veren kişiye en ağır küfürleri ettiğine birçok kez şahit olur.

Ben buna bir meşguliyet verirsem küfür etmeyi unutur, diye düşünür. Odun kesme görevi verildiğinde baltaya, ağaçlara; fırıncılık yaparken ateşe, fırına; tarlada çalışırken sıcağa, toza; kısaca yalnız başına bile olsa küfür edecek bir şeyleri mutlaka buluyordu.

Bir gün derviş İbrahim’in aklına bir fikir gelir. Hüseyin’i çağırıp ona bir avuç kuru bakla verdi:

- Al Hüseyin bunu cebinde taşı, bir tanesini alıp dilinin altına koy, küfür edeceğin zaman bu dilinin altındaki bakla sana hatırlatır, küfür etmezsin.

Bu çözüm çok işe yarar. Şeyh de derviş İbrahim de çözümden gayet memnundur.

Bir bahar günü derviş İbrahim ile Hüseyin birlikte dergâhın ihtiyaçlarını temin için şehre inerler. Tam alışverişi bitirip dönecekleri sıra hava bozulur, sağanak yağmur başlar. İki derviş evlerin aralarından geçip sığınacak bir çatı altı ararken, evlerin birinin penceresinden bir kadın onlara seslenir:

- Derviş Efendi, orada biraz bekler misiniz?

İki derviş bir sebebi olsa gerek diyerek beklemeye başlar. Başlarının üzerinde bir dam sığınacak bir yer olmadığından sağanakta sırılsıklam oldukları yetmezmiş gibi aldıkları iaşeler de ıslanır. Epey uzun bir bekleyişten sonra derviş İbrahim kapıya yönelip tam kapıyı çalacağı sırada kadın seslenir:

- Tamam efendi, şimdi gidebilirsiniz.

Derviş İbrahim sorar:

- Tamam da hanım bizi bu yağmurda ne diye beklettiniz?

- Tavukları tam kuluçkaya yatırıyorduk, annem sizi görünce seslen “Diğer tavuklara tepeden dervişleri gösterirsen horoz olur” dedi. Geri kalanları sizi seyrettirip, kuluçkaya yatırdık.

Derviş İbrahim, Hüseyin’i yanına gelir:

- Çıkar ağzındaki baklayı!

*****

TEBESSÜM

Şeytan

Erzincanlı bir Alevi dedesi olan Hasan Efendi hacca gidiyor. Hacca gittiğinde insanlar şeytan taşlama zamanında şeytanı taşlarken Hasan Efendi eline bir taşı alıyor ve sinesine vurmaya başlıyor. Bunu gören arkadaşları ve yanındakiler sorarlar:

- Hasan Efendi neden kendini taşla dövüyorsun?

- Oğul senin buradaki şeytanla ne işin var? Sen kendi içindeki şeytanı taşla. Kendi nefsini terbiye et, özünü pakla…

*****

GÜNÜN SÖZÜ

Yapılan iyiliğin karşılığını beklemek, manevi tefeciliktir.

Cemil Meriç