Eskiden kitap okunurdu, şimdi kitap dinleniyor.

Sesli kitap uygulamalarından birini ben de kullanmıştım bir ara. Hoşuma gitmişti, metroda, yürüyüşte, mutfakta soğan doğrarken, kulaklığımı takıyor peş peşe kitaplar dinliyordum. Kulaklığın içinden öyküler, romanlar akıyordu. Bir de çevremdeki herkese öneriyordum. Kısa sürede bir sürü kitap dinlemiştim. “O kadar kitabı okumaya kalksam bu sürede mümkün değil okuyamazdım” diyordum.

Ne de olsa hayat eskisi gibi değildi artık. Hep çok yoğunduk, oturup iki saat kitap okumaya zaman bulamıyorduk. “Zamansızlık” krizimize iyi bir çözüm gibi görünen kitap dinleme uygulamaları imdadımıza yetişmişti. Sadece kitap değil, birçok başka uygulamanın da yetiştiği gibi. Üstelik görme engelli bireyler için büyük bir erişim sağlıyordu.

Ama işin bir başka tarafı da vardı. Dijital dinleme, kitabı maddesizleştiriyordu: Kitabı nesne olarak kaybediyorduk, onunla yaşayamıyorduk. Artık kitap bir dosya, bir uygulamanın içinde duran veri, elinizle tutamadığınız, altını çizemediğiniz, yıllar sonra rafta görüp gülümseyemediğiniz bir şey.

Bu, belli ki kültürün dönüşümü ve bu dönüşüm kaçınılmaz görünüyor. Çünkü çağımız mülksüzleşme çağı. Müzik de artık, plak değil, dosya. Film de artık DVD değil, platform içeriği. Kitabın bundan muaf kalması beklenebilir miydi? Para bile artık dijital hesaplarda rakamlardan ibaret değil mi? Aslında her şeyimizi yavaş yavaş kaybediyoruz, fark ediyor musunuz?

Evet, bildiklerim alttan alttan beni yokluyordu farkındaydım ama kitap dinlemeye devam ediyordum, bir yandan da bu işte bir tuhaflık varmış hissi gittikçe artıyordu. Bir söyleşi ortamında tesadüfen, dinlediğim kitapların birinden söz edilse ya da -okudun mu o kitabı- diye sorulsa, haliyle “okudum” diyemiyordum “dinledim” diyordum. “Okudum” desem kendimi yalan söylemiş gibi hissedeceğim. “Dinledim” sözündeyse “okudum” sözünün hazzı da mânâsı da yoktu. Dinlemek sözcüğü okumak sözcüğüne değil de tüketmek sözcüğüne daha yakındı sanki. “Dinleme,” kitapla kurulan o sessiz, yalnız, içsel teması kapı dışarı ediyordu. Bu iki eylem birbirinden farklıydı, dinlemek okumanın yerini tutmuyordu.

Bugün birçok kişi romanları “1.5 hızda” dinliyor. Dikkat edin, hız artık bir meziyet gibi sunuluyor. Daha kısa sürede daha çok kitap “bitirmek” bir başarı göstergesi, ama edebiyat yarış atı değildir. Bir romanı hızlandırmak, bir insanın kalp atışını hızlandırmak gibi geliyor bana. Hikâye yetişiyor belki, ruhu yetişiyor mu peki?

Kaldı ki “okumak” Türkçede çok daha geniş anlamı olan bir fiil. Yüz okumak, hayatı okumak, zamanı okumak deriz. Okumak sadece harfleri gözle görmek değil; anlamı çözmek, içselleştirmek demektir. Kendi kurduğumuz imgelerle iç ses üretir, karakterlerin tonunu biz belirleriz. Bir kelimeyi nasıl duyacağımıza biz karar veririz. Metinle ortaklaşa bir hayal dünyası kurarız.

“Okumak” hangi eyleme yakın deseniz “konuşmaya” derim, konuştuğumuzda biz konuşuruz, sözcükler, cümlelerin kurgusu bize aittir, bizim zihnimizde döner sıralanır dilimizden dökülür. Okurken de okuduklarımızı zihnimizde döndüre döndüre biz okuruz, okuma eylemi bize aittir.
Ancak seriye bağlayarak dinlediğimiz “tükettiğimiz” kitapların tamamında bu bağı kurmamız mümkün olabiliyor mu? Anlatıcının sesi, vurgusu, nefesi… Bu bazen zenginleştirir, evet. İyi bir seslendirme metni derinleştirebilir. Ama aynı zamanda hayal gücümüzün alanını daraltabilir. Artık karakterin sesi bizim değil, anlatıcınındır.

Bir kitabı elimize alıp sayfasını çevirip okumaya başladığımızda, başka bir dünyaya adım atarız. Bunu yaparken; kendi dünyamızdan çıkar, sadece bunu yaparız. Dinlerken öyle olmuyor, bir şekilde kendi dünyamızın işlerini sürdürüyoruz, trafikte, sporda, yemek yaparken… Ve zihin bölünüyor. Böylelikle bir cümleyi okurken yakaladığımız derinliği, dinlerken kaçırma ihtimalimiz daha yüksek oluyor.

Bütün bunları söylerken bir yanlış anlaşılmayı önlemek isterim: Kitap dinlemek yanlıştır demiyorum. Bunu söylemek haksızlık olur. Dinlemek de zihinsel bir faaliyettir. Hele dikkatle dinleniyorsa, geri sarılıyor, not alınıyor, üzerine düşünülüyorsa…

Ayrıca bazı kitapları dinledikten sonra kitabı alıp baştan okuma isteği duyduğum, “dinlemekle bırakılmamalı bu kitap okunmalı” dediğim zamanlar oldu. Bu anlamda dinlemenin artılarından biri de kendi adıma keşfetmek oldu, diyebilirim.

Sorun, belki de ilişki biçimindedir. Eğer kitap dinlemek, metni arka plan uğultusuna dönüştürüyorsa; eğer hikâye süpürge sesiyle aynı kategoriye düşüyorsa; eğer amaç sadece “bitirmiş olmak”sa… O zaman kültür değil, tüketim söz konusu olmuş oluyor.

Ama dinlerken durabiliyorsak… Bir cümleye takılıp yürüyüşü yavaşlatabiliyorsak… Anlatıcının sesini kapatıp kendi iç sesimizi duyabiliyorsak… O zaman mesele değişir. Metinle kurduğumuz ilişkiyi koruyabildiğimiz sürece, ister sayfadan ister sesten olsun, edebiyat hâlâ bizimle demektir.

Ama kim ne derse desin; kitaba dokunmanın, kitapla yaşamanın, kitabı okumanın tadı başkadır.