Nostalji genellikle, kimseyi incitmeyen, masum güvenli bir sözcükmüş gibi aramızda dolaşıyor. Eski şarkılar, diziler, kasetler, eski mahalleler… Çoğumuz için nostalji, hafif bir hüzünden ibaret; eski bir şarkının anımsattığı tatlı bir an, çocukluğun sokaklarına duyulan güvenli bir özlem..

Sanırım tam da bu yüzden tehlikeli bir sözcük bu, çünkü bu kadar masum algılandığında, arkasında bıraktığı izler çoğu zaman görünmez oluyor.

Bazı yazarlar nostaljiyi sadece “geçmişi özlemek” olarak tanımlamıyorlar; onun hem insan ruhuna hem de toplumsal hayata nasıl müdahale ettiğini sorguluyorlar.

Milan Kundera ile Georgi Gospodinov’u yan yana düşündüğümüzde, nostaljinin aslında ne kadar sert bir mesele olduğunu fark ediyoruz. İkisi de nostaljiyi sevgiyle değil, şüpheyle ele alıyor. Ama baktıkları yerler farklı.

Kundera için nostalji, bireyin kendi geçmişiyle yaşadığı bir yanılgıdır. “Bilmemek” romanında bunu açıkça gösterir: Eve dönüş arzusu hep hayal kırıklığıyla biter. Çünkü Kundera’ya göre insan geri dönemez. Döndüğünü sanır ama aslında artık bildiği yer değildir. Hatırlanan ülke yoktur, hatırlanan insanlar yoktur. Hatta, hatırlanan “ben” bile yoktur. Bu yüzden nostalji, Kundera’da tatlı bir hüzün değil; eve dönememenin acısıdır. Yani nostalji burada bir sıcaklık değil, acı veren bir bilmemektir. Eve dönme isteğinin, eve dönmenin imkânsızlığıyla çarpışmasıdır.

Gospodinov ise nostaljiyi bireyin iç dünyasından çıkarır, topluma taşır. Onun için asıl mesele şudur: Geçmiş, nasıl hatırlatılıyor? Bu bakış açısıyla nostaljiyi yüksek dozda toplumsal bir mesele olarak ele alır. Biz gerçekten hatırlıyor muyuz, yoksa bize hatırlatılanı mı seviyoruz?

Gospodinov bireysel içeriğe odaklanmakla yetinmez; aynı zamanda nostaljinin nasıl siyaset, propaganda ve hatırlama üzerine kurulu ekonomik bir araca dönüştürülebildiğini de gösterir. Bir söyleşisinde, toplumların geçmişlerini giderek unuttuğunu ve bu boşluğun kolaylıkla “farklı” bir geçmişle doldurulabildiğini söyler; buna kolektif bir Alzheimer hâli der. Geçmiş unutuldukça, yerine istenilen bir geçmiş rahatlıkla konulabilir. Bu noktada nostalji artık bir duygu olmaktan çıkar, bir araca dönüşür: “Neredeyse kolektif bir Alzheimer yaşıyoruz. Toplumlar geçmişlerini unutunca, onlara kolayca farklı bir geçmiş satabiliyorsunuz. Veya aynı geçmişi biraz süsleyerek, üzerine biraz fıstık serperek sunabiliyorsunuz.”

Bu tespit, nostaljiyi yalnızca bireysel özlemden çıkarıp iktidarın ve popülizmin işine yarayan bir duygusal sermaye haline getiriyor. Gospodinov’un bakışında nostalji, sadece “hatırlanan geçmiş” değil, sahte veya kurgulanmış geçmişin araçsallaştırılmasıdır.

Gospodinov’un daha geniş tartışması, özellikle de “kolektif Alzheimer” metaforu üzerinden, nostaljinin toplumu nasıl hakikatten uzaklaştırdığını ortaya koyar. Ona göre, popülist politikalar genellikle “tek boyutlu bir geçmiş” satarlar; bu geçmiş, insanların kendi kişisel deneyimlerinden ziyade kolektif duygusal taleplerle biçimlendirilmiş bir tarih imgesidir.

Bu iki bakış arasındaki en öğretici fark şudur: Kundera, nostaljiyi bireyin kendi iç yolculuğu ve “geri dönüşün imkânsızlığı” üzerinden okur. Gospodinov, nostaljiyi hem bireysel hem sosyal hafıza politikaları üzerinden tartışır ve nostaljiyi kolektif kimliklerin inşasında bir risk olarak görür.

Kundera, nostaljiyi hatırlamak ile yüzleşememek arasındaki çelişkide bulur. Gospodinov ise nostaljiyi toplumun kendini yeniden üretme biçimiyle ilişkilendirir, geçmişin nasıl hatırlandığı ya da hatırlatıldığı üzerinden.

Bu yüzden Gospodinov’un vurgu yaptığı nokta özellikle dikkat çekicidir: Nostalji, sadece özlem değil, zaten bulanıklaşmış gerçekliği daha da çarpıtabilen bir algı sürecidir, bir tür zihinsel reçetedir; ama yanlış reçetedir.

Kundera ve Gospodinov’un buluştuğu ortak nokta ise nostaljinin masum bir duygu olmadığıdır. Kundera bireyin kendi hafızasında dolaşan yabancılaşmayı açığa çıkarırken, Gospodinov nostaljiyi kolektif hafızanın manipülasyonuna dönüşebilecek bir güç alanı olarak ele alır; “gerçeği hatırlatmaz, işe yarayan kısmını parlatır” demek ister.

Popüler kültürdeki nostalji furyası da bundan bağımsız değil. 80’ler, 90’lar, kasetler, mahalle oyunları, eski dizilerin yeniden çevrimleri… Hepsi bir “geri dönüş” hissi yaratıyor. Ama bu dönüş, Kundera’nın dediği gibi gerçek bir dönüş değil. Daha çok bugünden kaçış.

Çünkü bugünün dili çok ağır, yarın ise belirsiz. Gelecek artık umut üretmiyor. Gospodinov’un çok çarpıcı bir tespiti var: İnsan bugün geçmişi değil; geleceğin bir vakitler mümkün kıldığı umutları da özlüyor. Bu yüzden nostalji yalnızca dünü değil, kaybolmuş bir yarın ihtimalini de kapsıyor.