İş ilişkileri yalnızca ürün veya hizmet üretiminden ibaret değil, aynı zamanda güven, sadakat ve denetim zinciri ile korunması gereken bir ekosistem unsuru. Modern ekonomide işletmeler, maliyetleri düşürmek ve uzmanlık alanlarını daraltmak için giderek daha fazla alt işverenlik hizmetlerine başvuruyor. Ancak iş birliği zincirindeki bu paylaşımda, sorumluluk zincirinde bir kopukluk söz konusu olduğunda, sorumluluğun kimde olacağı konusu karmaşaya yol açıyor. İşte bu noktada “müteselsil sorumluluk” kavramı devreye giriyor. Bu yazı dizisinde bu kavramı ele alacağız.

Alt işverenlik sistemi, üretim ekonomisinin en dinamik araçlarından biri ancak aynı zamanda ahlaki bir turnusol kâğıdı. Çünkü bu model, yalnızca işin paylaşımını değil sorumluluğun da paylaşımını gerektirir. Bordrosundaki firmanın adı değişse de aslında işçi aynı fabrikanın, aynı makinesinin başında ve aynı üretim zincirinin içinde emek verir.

Birçok işveren, alt işverenlik ilişkisini sadece ekonomik verimlilik veya sorumluluk devri açısından değerlendirir. Oysa bu sistemin temelinde insan vardır ve işçinin alın terini korumak yalnızca alt işverenin değil, asıl işverenin de görevidir. Çünkü kanun koyucu, işçinin “asıl işvereni” ile “alt işvereni” arasında bir duvar değil, “müteselsil sorumluluk” ilkesi ile bir köprü kurmuştur. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesi bu köprünün temel taşıdır: “Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur.”

Bence bu cümle sadece bir hukuk maddesi olmanın ötesinde, bir etik pusulası olarak kabul edilmeli. Çünkü işverenin gücü sadece kazancından değil, adaletine duyulan güvenden de gelir. İşçinin emeğini korumak, aynı zamanda markanın itibarını da korur.

Mesele yalnızca hukuki yaptırım değil, aynı zamanda kurumsal özen yükümlülüğüdür. Bir asıl işveren, taşeron (alt işveren) seçimini rastgele yapmamalıdır ve onun mali ve etik yeterliliğini araştırmalıdır. Çünkü yanlış seçilen bir alt işveren, zincirin tamamını kırabilir. Kurumsal hafızalarda yer alan alt işverenliğe dair en büyük hatalar, maliyet avantajı ve sorumluluk devri uğruna yapılan bu gibi ihmallerden doğmuştur.

Müteselsil sorumluluk, “nasılsa bizim çalışanımız değil” düşüncesini geçersiz kılar. Bu bilinç yalnızca mahkeme salonlarında değil, yönetim kurullarında da yer etmelidir çünkü bir şirket, tedarik zincirinin en zayıf halkası kadar güçlüdür. Müteselsil sorumluluğu bir yük olarak değil de bir değer olarak görebilen her kurum, aslında kendi varlığını daha sürdürülebilir hale getirir. Zira mevzuata uyum, sadece sürdürülebilir verim için olmazsa olmaz bir unsur değil, aynı zamanda alt yapısal bir gereksinimdir.