İlçesine ve bölgeye bilim ışığını saçan eğitmen: Abdullah Lütfi (Tahtasız Hoca)

Elazığ'ın Ağın ilçesi 1970'lerde yüzde 98 okuma yazma oranı ile Türkiye'nin en fazla okur yazar oranına sahip ilçesiydi. Bu rakam günümüzde yüzde 100'e ulaşmıştır.

Ağın'ın bu kadar yüksek düzeyde okur yazar oranına sahip olmasının arkasında bir kişinin çok büyük emeği var: Abdullah Lütfi.

1855 doğumlu Abdullah Lütfi'nin babası Halil Hoca da döneminin okur yazarları içinde. Tüm Osmanlı topraklarında okur yazar oranının yüzde 7 olduğu bir dönemde -ki bu rakamın çoğunluğu İstanbul'daydı-, Anadolu'nun doğusundaki küçük bir kasaba olan Ağın gibi bir yerde okur yazar olmak çok önemli bir meziyetti.

Babasından aldığı feyz ile okumaya meraklanan Abdullah Lütfi, daha küçük yaşlarda babasının kütüphanesinde ne kadar kitap varsa hatmediyor. Çok küçük yaşlarda babasını kaybeden Lütfi, önce çevre köy ve kasabaları gezerek ne kadar kitap bulursa okuyor. Hatta o yaşlarda dahi çevresindeki çocuklara okumayı öğretiyor. Kabına sığamayan Abdullah Lütfi, kendi isteği ve ninesinin teşvikiyle İstanbul'a gidiyor ve orada kendini daha da geliştiriyor. Çeşitli yerlerde öğretmenlikler yapıyor.

Abdullah Lu╠Êtfi I╠Çlkokulu

Abdullah Lütfi, bir rahipten Fransızca öğreniyor. Bu şekilde okuduğu kitaplar arasına Fransızca kitapları da katıyor. Arapça ve Farsça kitaplarla doğu bilim ve kültürüne vakıf olurken, Fransızca kitaplarla da batı bilim ve kültürüne vakıf oluyor. Sokrates ile Farabi onun kültür hamurunda yoğrularak başka bir şekle bürünüyor. Düşünce ve uygulamalarında bunu her daim hissettiriyor.

Fransızca okuduğu için kendisine "Ateist" diyenler oluyor. Ancak namaza gittiğini görünce şaşırıp, kendileri açısından çelişki olan bu durumu ona soruyorlar. O da Kuran-ı Kerim'in ilk emrinin "Oku" olduğunu söylüyor.

İstanbul'un işgali sırasında, elindeki Fransızca kitapları toplayıp, Fransız Sefirliği önüne geliyor ve tümünü, Sefirlik kapısının önüne döküyor. Sonra da, "Siz, bu kitaplarda yazdığı gibi medeni misiniz, yoksa İstanbul'da bize yaptıklarınız gibi işkenceci mi? Hangisi doğru; yazılanlar mı, konuştuklarınız mı?" diyor. Daha sonra tutuklanıyor ve Zaptiye Nazırı'nın karşısına çıkartılıyor, ardından da Anadolu'ya sürülüyor.

Abdullah Lu╠Êtfi

Abdullah Lütfi'ye Ağınlılar "Tahtasız Hoca" diyorlar. Bu şekilde lakap takmalarının altında yatan bazı nedenler var.

Bunlardan birincisi okuma yazma oranının bu kadar düşük olduğu bir dönemde sürekli okuyan bir insan olması. Herhangi bir ortamda, yolda yolakta gördüğü herkese, "Kafadar okuyor musun?" diye sorması. İnsanları sadece okumaya teşvikle kalmayıp, gerektiğinde eğitme görevini de üstlenmesi.

Bir başka neden maddi menfaat beklentisinde olmaması. O dönem insanlar, öğretim görevi üstlenenlere, ellerindeki imkanlar çerçevesinde ürettiği ürünlerden bir miktar veriyorlar. Abdullah Lütfi, imkanları kısıtlı olanlardan birşey almıyor. Onun için varsa yoksa okumayı öğrensinler.

Öğretmenlik yaptığı dönemde, hakkında yürütülen bir soruşturma sonrası aklandıktan sonra, çalışmadığı aylara ait maaşını, hak etmediği gerekçesiyle kabul etmiyor.

Böylesine özveriyle hareket etmesi, doğruluktan ve dürüstlükten çıkarı ne olursa olsun taviz vermemesi, övgüden hoşlanmaması, maddiyatçı olmaması çevrede garipseniyor, normal karşılanmıyor.

Ayrıca kendi bulduğu alfabeyi uygulama çalışmaları da anlamlandırılamıyor.

Tüm bu hususlar nedeniyle, kafasında 3-5 tahtası eksik anlamında "Tahtasız Hoca" diyorlar.

ABDULLAH LÜTFİ'NİN ALFABESİ

Elifba ile okutmayı öğretmenin zorluğunu gören Abdullah Lütfi, kendince yeni bir okuma sistemi geliştiriyor. Bu sistemde iki unsur öne çıkıyor: Harf sistemi yerine cümle sistemi ve Türkçe ses uyumu kuralına uygunluk. Abdullah Lütfi'nin kendi geliştirdiği alfabe ile verdiği eğitim oldukça başarılı oluyor. Elifba ile 5 yılda dahi okumayı öğrenemeyenler, yeni alfabeyle birkaç ayda okumayı söküyor.

X X X

Osmanlı döneminde Maarif Nazırlığı'na kendi hazırladığı alfabeyi, "Türkçe Alfabe" diyerek teslim ediyor. Nazırın katibi alfabeyi aldıktan sonra, ilgileneceğini söylüyor ve "Türk ismine hasret kaldık" diyor. Ancak alfabenin sonraki akıbeti bilinmiyor.

Cumhuriyet döneminde, Abdullah Lütfi'nin hazırladığı alfabe, bu defa Eğitim Bakanlığı'na gönderiliyor.

X X X

Her şeyde olduğu gibi Abdullah Lütfi'nin eğitim sisteminden rahatsız olanlar da bulunmuyor değil. Onlar, Abdullah Lütfi'yi Nahiye Müdürüne şikayet ediyorlar. Başlarında da elifbayı bilmeyen bakkal var. Bu bakkalın asıl derdi, elinde bulunan elifba cüzlerini satamamak. Ancak Nahiye Müdürü'nün okumayı sökemeyen oğluna da okumayı kendi yöntemiyle öğreten kişi Abdullah Lütfi. Nahiye Müdürü, Abdullah Lütfi'nin elini öptürerek sorunu çözümlüyor.

Dönemin Elazığ -o dönemki ismi Mamuretü'l Aziz- Eğitim Müdürü, Elazığ merkezde gerçekleştirdiği bir toplantıda, Peyami Safa'nın İçtihad dergisinde yayımlanan bir yazısında Abdullah Lütfi'nin alfabesinden önemseyerek bahsettiğini açıklıyor ve Abdullah Lütfi'yi "Şeyh-ül Muallimin" yani öğretmenlerin duayeni olarak nitelendiriyor.

X X X

Genelde birinci sınıf öğretmenliği zorluğu nedeniyle tercih edilmezken, Abdullah Lütfi bunu istiyor. Okumayı çözemeyen öğrenciler kaçıncı sınıf öğrencisi olursa olsun birinci sınıfı yeniden okumak zorundalar. Bu şekilde ifa ettiği öğretmenliği sırasında, daha önce 3 yıl boyunca okumayı sökememiş olan dönemin Keban Kaymakamı'nın oğlu da öğrencisi oluyor ve okumayı kısa sürede öğreniyor. Bunun Abdullah Lütfi'nin alfabesi sayesinde olduğunu anlayan Kaymakam, araştırmaları sonucunda bu alfabenin Eğitim Bakanlığına gönderilmiş olduğunu öğreniyor. İşin peşine düşen Kaymakam, Eğitim Bakanlığı'ndaki yetkiliden, Abdullah Lütfi'nin öğretmenlik okulu mezunu olmaması nedeniyle, alfabesinin işleme tabi tutulmadığını öğreniyor.

X X X

Abdullah Lütfi'nin alfabesine yönelik eleştiriler de bulunuyor. Bunlardan birisi, Lütfi'nin değişmesini istediği harf yönteminin, Japonya'da tuttuğu ve eğitim seviyesinin üst seviyelerde olduğu. Lütfi bu teze karşı, "Japonların alfabesi, Japon ses bilimine göre yazılmış. Benim alfabe de Türkçe ses bilimine göre" cevabını veriyor.

ABDULLAH LÜTFİ'NİN MÜCADELELERİ

Abdullah Lütfi yeri gelmiş iftiralara da uğramış. Bunlardan birisinde kendisini, insanların eğitimine adayan bir birey olarak nitelendirdikten sonra, "Sanatım sevmektir. İnsanların mutluluğu için ölebilirim. Beni sevdiğim için idam edebilirsiniz ama kötü olduğum için değil. Çünkü kötülük öğretmenliğin sevgi dolu yüreğini bulandırır" açıklamasını getiriyor. Lütfi, kendisini yargılayan, 4 kişiden oluşan kadılar heyetine dönerek; vali, müftü ve eğitim müdürünün de bulunduğu ortamda, adeta Sokrates gibi, "Ey hak ve hakikati hayat kaygılarının üzerinde tutanlar, sizi daima benim akıbetim kovalayacaktır" diyor. Sonrasında kadı heyetinin reisi, yaşlılıktan dolayı Abdullah Lütfi'nin beraatine karar veriyor.

Eğil'deki görevi sırasında, köyün ağasına karşı yöre halkının haklarını müdafaa ediyor. Ağa, kaymakama şikayet ediyor. Kaymakam, ağadan yana tavır koyuyor ve Abdullah Lütfi'yi "yola getirmeye" çalışıyor. Bu mümkün olmayınca görevinden azlediyor.

OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİNE GEÇİŞ

Milli Mücadelenin başladığı dönemde tüm Anadolu kasabalarında olduğu gibi Ağın'daki insanların da kafası karışık. Bir tarafta İslam aleminin halifesi olarak bildikleri padişahları ve onun fetvaları, diğer tarafta ülkeyi işgal eden 7 düvele karşı mücadele başlatan Mustafa Kemal liderliğindeki Milli Mücadele güçleri. Kimse ne yapacağını bilmiyor. Nahiye Müdürü'nün dahi kararsızlığını gören Ağın halkı, sonunda Abdullah Lütfi'ye giderek neler olduğunu soruyor. Lütfi'nin cevabı çok anlamlı oluyor, "Kendimizi buluyoruz!".

Abdullah Lütfi, Milli Mücadele döneminde, o savaş ortamında Ankara'da toplanan "Öğretmenler Kongresi"ne katılmak üzere Ağın'dan Ankara'ya gidiyor.

X X X

Yaş haddinden emekli olunca çok üzülüyor ve "Ben sınıfta ölmek istiyorum" diyor. Ağın'daki tüm öğretmenler birleşip, Elazığ Eğitim Müdürlüğü'ne "Abdullah Lütfi'nin emekli edilmesini istemiyoruz" diye bir telgraf çekiyorlar. Lütfi, bulunan bir yöntemle öğretmenliğe devam ediyor.

X X X

1925 yılında İstanbul'da toplanan Öğretmenler Kongresi'nde Abdullah Lütfi'ye "Liyakat Ödülü" veriliyor. Ödül ile birlikte kendisine verilen 500 kuruşluk para ödülünü fakir öğrenciler için harcanmak üzere Eğitim Müdürlüğü'ne veriyor ve "Benim için asıl ödül, çırakların ustalarını geçmeleridir. Ben bunu görmek istiyorum" diyor.

Abdullah Lütfi'nin bu isteği o günden sonra tüm Ağınlılara öğretmen olma idealini aşılıyor. Gün geliyor, Anadolu'nun dört bir yanında görev yapan öğretmenlere, "Nerelisin?" diye sorulduğunda, her 4 kişiden 3'ü, "Ağınlıyım" cevabını veriyor.

Ağın'da karşılaşan 2 kişiden birinin diğerine, "Kafadar okuyor musun?" diye sorması ilçede gelenek haline geliyor.

X X X

28 Mayıs 1928 tarihli Vakit Gazetesi’ndeki bir makale tamamen Abdullah Lütfi hakkında.

Makalede, Yemen Savaşı sırasında, gönüllü olarak askere gidecek gençler arasına girerek, en başta tüm delikanlıları cesaretlendirmesi anlatılıyor. Ancak kendilerini bilgiyle ışıtan bu insana gençler, "Senin burada daha önemli görevlerin var" diyerek ellerini öpüyor ve iznini istiyorlar. O da çıkardığı kesesinden her bir gence birer altın vererek gönderirken, artlarından, "Keşke ben de genç olsaydım" diyerek hayıflanıyor.

X X X

1928 yılında gerçekleşen "Harf Devrimi" adeta Abdullah Lütfi'nin hayallerinin gerçekleşmesidir.

Ne mutlu bana ki Abdullah Lütfi gibi bir bilim ışığının ilçesi olan Ağın'danım.