Türkülerimiz var… Acılarımızı, yasımızı anlatan, zaman zaman sevinçlerimizi, neşemizi dillendiren türkülerimiz… Dikkat ederseniz Türkü deniliyor, Türk’ten Türklükten geliyor. Belki de başka hiçbir millette yoktur bu zenginlik.

Her ne kadar son yıllarda ağıt olarak yakılan türkülerimizle birileri göbek atsa da yıllardır acılarımızı en güzel dile getiren yine de türkülerimizdir…

Yüz yıldan fazla bir zamandır söyleniyor… Atatürk’ün de en sevdiği türkülerdendi… Sözleri şöyle başlıyor…

Havada bulut yok, bu ne dumandır?
Mahlede ölüm yok, bu ne şivandır?
Şu Yemen elleri ne de yamandır

Ano Yemen’dir, gülü çimendir
Giden gelmiyor, acep nedendir?

Bu türküyü bilmeyen yoktur. Kim bu türküyü dinlerken hüzünlenmez ki…

Bu türkü kadar çok bilinmezse de başka bir Yemen Türküsü daha var…

Kara çadır is mi tutar
Martin tüfek pas mı tutar
Ağlayanım anam bacım
Elin kızı yas mı tutar.

Yemen yolu çukurdandır
Karavanam bakırdandır
Zenginimiz bedel verir
Askerimiz fakirdendir.

Tarlalarda biter kamış
Uzar gider vermez yemiş
Şu Yemen’de can verenler
Biri Memet, biri Memiş.

Türkülerimizde de anlatıldığı gibi 150 yıl önce askerimiz Arap çöllerinde savaştı, şehit düştü…

Bugün de bazı aklı evveller bizi yine Ortadoğu bataklığına sürüklemek istiyor.

Neymiş efendim; Türk askeri Filistin’e gitsin!

Türk adını anmayı bile kabullenemeyenler işleri düşünce hemen Türk askeri diyor.

Suriye savaştayken ülkelerinden kaçarak Türkiye’de keyif süren, gününü gün edenler de bu koroya destek veriyor.

Türk düşmanları ile kendi vatanını savunmaktan kaçanlar bize akıl veriyor…

Daha öncesinde “Reis bizi Afrin’e gönder” diye slogan atanların asker kaçağı oldukları ya da askerliğini bedelli yaptıkları anlaşılınca…

Şimdi sloganı değiştirip Türk askeri Filistin’e gitsin diyorlar. Kendi keyifleri bozulmasın, şatafatlı yaşamlarına devam etsinler… Ama Mehmetçik onların hatırı için Filistin’e gitsin…

Benim evladım, gariban vatandaşın çocukları Filistin’de çarpışacak, can verecek.

Kendileri de dua edeceklermiş!

Bak bak sen! Akıllıya bak!

Söylenecek çok söz var da…

Suç işlemeden nasıl söylenir bilemedim!

*****

Çıkar ağzındaki baklayı

Zamanın birinde bir şeyh ve derviş yaşarmış. Şeyh, dervişi çok sayar ve severmiş. Lakin dervişin ağzından küfür eksik olmazmış. Şeyh ne kadar nasihatte bulunmuşsa da fayda etmemiş.

Şeyh sonunda başka bir çözüm denemiş. Dervişe bir bakla tanesi vermiş, baklayı sürekli ağzında tutmasını, sadece uyurken çıkarmasını tembihlemiş. Dilinin ucuna bir küfür gelirse ağzındaki baklayı hatırlayacak ve artık küfür etmeyeceksin diye anlatmış.

Bir zaman sonra bakla işe yaramış, derviş artık küfür etmemeye başlamış.

Bir gün şeyh ile derviş, bir davete katılmak için yola koyulmuşlar. Yolda bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başlamış.

Aceleyle yağmurdan kaçıp davete yetişmeye çalışırlarken, genç bir kadın pencereye çıkıp şeyh ve dervişe seslenerek biraz beklemelerini istemiş.

Şeyh ve derviş de kadının önemli bir sıkıntısı olabileceğini düşünerek yağmur altında beklemeye başlamış.

Kadın uzun bir süre şeyh ve dervişe bakmış, ancak hiçbir şey söylememiş. Bir süre sonra şeyh dayanamaz, hiçbir şey söylemeyip sadece bakan bu kadına niçin bekletildiklerini sormuş.

Genç kadın bunun üzerine “Eğer yağmurlu bir günde kavuklu birine bakılırsa kuluçkadaki tavukların daha büyük olacağını” söylemiş.

Bu cevaba çok sinirlenen şeyh, dervişe seslenir:

- Çıkar ağzındaki baklayı!

*****

TEBESSÜM

Doktor

Temel, gecenin geç saatinde hastalanan karısı için doktor aramaya çıkmış. Caddedeki büyük bir apartmanı görünce, “Belki burada oturan bir doktor vardır, gidip zillere bakayım” diye düşünmüş.

Gerçekten de zillerde “Dr.” yazan bir isme rastlamış. Hemen zile basmış, kapı açılmış ve zilde numarası yazılı daireye çıkmış. Kapıyı açan kişiye heyecanla şöyle der:

- Doktor beyi görecektim, acil hastamız var da…

Kapıdaki adam:

- Doktor benim ama maalesef hastanıza yardımcı olamam. Çünkü ben tıp doktoru değil, felsefe doktoruyum…

Temel şaşırır:

- Allah Allah! Ne hastalıklar çıkmış da haberimiz yok!

*****

GÜNÜN SÖZÜ

En tehlikeli insan tipi, az anlayan çok inanandır.

Anton Çehov