1 Eylül 2022, kurtuluş tarihimizde önemli dönüm noktalarından biriydi. Büyük Taarruz sırasındaki Türk ordusunun kararlı ilerleyişi, o günün sabahında Uşak düşman işgalinden kurtarılmıştı.
. 26 Ağustos 1922 sabahı Afyon Kocatepe'den geriye doğru bakıldığında yurdun genel manzarasını Kuvayı Milliye Destanında Nazım Hikmet şöyle yazmııştı:
“…..
Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
Akhisar, Karacabey,
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu,
çarpışarak çekildik...
920'nin
29 Ağustos'u :
Uşak düştü.
………”
Uşak’ın işgali, tam iki yıl sürmüştü. Yalnız Uşak mı? Yine Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanından bir durum tespiti yapabiliriz:
“….
Sene 1922
ve 15 vilâyet ve sancak
ve 9 büyük şehir
düşman elindedir.
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
bunların arasında :
7 göl, 11 nehir
ve köklerinde baltamızın yarası
ve yangınlarıyla bizim olan
yüz kere yüz bin dönüm orman,
bir tersane, iki silâh fabrikası,
ve 19 körfez ve liman ki
belki birçoğunun
rıhtımı,
mendireği,
kırmızı, yeşil fenerleri yoktur
ve belki sularında
ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,
fakat onlar
tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.
……..”
Tarihimizde Büyük Taarruz, bağımsızlığımızı sağlayan, dünya tarihinde anılan yüce harekattı. 26 Ağustos 1922 sabahı Afyon Kocatepe'den başlayan bu süreç, Uşak'ın kurtuluşuna ve sonunda İzmir'e ulaşan yoldu.
Mustafa Kemal Paşa'nın bizzat cepheden yönettiği savaşta, Aslıhanlar ve Dumlupınar bölgesinde sıkıştırılan Yunan ana kuvvetleri tamamen dağıtıldı. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile durumu değerlendiren Mustafa Kemal Paşa, 1 Eylül'de o meşhur emrini verdi: "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!”
Uşak’ın kurtuluşundan hemen sonra, 2 Eylül 1922'de Yunan Ordusu Başkomutanı General Nikolaos Trikopis ve beraberindeki üst düzey komutanlar Uşak'ta Türk kuvvetlerine esir alındı. Bu dönüm noktasını Nazım Hikmet şöyle yazacaktı:
“Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis :
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk frenk uşağı...
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
buraya gönderenler öldürdü seni… ……”
Ve gözyaşıma engel olamadan Nazım Hikmet’in destanından şu dizeleri kopyalayıp yapıştıramadım:
“….
Ve kılıçların,
nalların,
ellerin
ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu :
«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...»>