Halbuki Kerem ile Aslı’nın küllerinden, baharlarda ak güller, kırmızı güller açtıysa, Leyla ile Mecnun’un toprağında açan çöl zambakları, anlarını ebediyen yaşatacaktı.

Şarkışla’nın Maksutlu köyünden Âşık Gafili şöyle yakınıyordu:

“Yavru şahin yuvasından uçmadan

Ben usandım gayri konup göçmeden

Ömrümün bağında bir gül açmadan

Döndü çarkı devran hemen güz oldu”

Çarh-ı devran, evrenin ve zamanın durmaksızın dönerek akıp giden düzenini ifade ediyor. Gökyüzü tekerlek gibi döndüğü için "çarh-ı devvâr" sözünde olduğu gibi "çark"a benzetiliyor. Gökyüzü, sema, arş anlamları yanında özellikle mecazi olarak talih ve baht anlamında da kullanılıyor.

Ömür kervanı, devranının çarklarının arasında durmadan son menzile kadar gider. Çarkların engebeli alanlara rastlayan dilimini güze benzetenler olmuş.

Eylül ayında esen ve bağa bahçeye zarar veren bir rüzgâr vardır ki adına mihrican denir. Ayrılık ve özlemin simgesi olarak da kabul edilir.

Âşık Ruhsatî ne güzel anlatmış:

“Ey gönül ne zaman gelirsin yola

Nice bir boy yere çekersin çile

Yeter âşık oldun vefasız güle

Değer bir gün Mihricanı bozar hey…”

Yolu gurbete düşen, feleğin ördüğü engelleri aşmakta zorlanan âşıklar, çile yumağını sararken, gül ile bülbüle empati yaparlar. Yüreklerinin ortasına düşen çıngı gibi sızı ile gözleri buğulanır:

“Mihrican mı değdi gülün mü soldu

Gel ağlama garip bülbül ağlama

Felek baştan başa kimi güldürdü

Gel ağlama garip bülbül ağlama

Şakı benim şeyda bülbülüm şakı

Bu dünya kimseye kalır mı baki

Sana da mı değdi feleğin oku

Gel ağlama garip bülbül ağlama

Gonca gül açılır har ile geçer

Dertlilerin ömrü zar ile geçer

Turabi biçare serinden geçer

Gel ağlama garip bülbül ağlama…

Mihrican fırtınası, genellikle 2 Eylül’de başlar. Ama yaygın olanı Eylül’ün ortalarında başlayan ve bir hafta süren bir kuru fırtınadır ki, bağları, bahçeleri kasıp kavurur. Mihrican değince gülün solması bundandır.

Mihrican, sonbahar olarak tanıyor. Eski İranlılar, güneş bayramı olarak kutluyorlar.

Ağıtlarımızda sonbahar, daha çok hazan ve güz olarak yer almışlar: Rastgele aldığımız ağıtlardan bir dörtlüğü örnek göstermek istiyoruz:

"Hazan ile geçti şu benim ömrüm,

Bülbülüm kalmadı, soldu şu gönlüm.

Erken döküldü yaprağım, bağım,

Güz rüzgârı vurdu, karardı günüm."

Annelerin söylediği ninnilerin çoğunluğu, klasikleşmiş, her mevsim, koşul ve ortamda söylenen anonim ürünlerdir. Ama, mevsimleri de içine katarak söylenmiş ninniler de bulunuyor:

“Güz geldi bağlar bozdu

Yapraklar yerde tozdu

Bebeğim beşikteyken

Akıllı uslu kızdı

Eee eee ninni bebeğime ninni…”

“Güzün esen rüzgâr olsa

Sarı yaprak dalda solsa

Akşam oldu benim yavrum

Gözlerine uyku dolsa

Ninni yavrum ninni...”

“Güz geldi kuşlar uçtu

Serin yel dağa kaçtı

Benim oğlum uyudu

Gözünden nurlar saçtı

Oğlum ninni yavrum da ninni!”

Eylül, halk şiirinde, anonim türkülerde, mâni ve koşmalarda ay adı olarak sıkça geçmiyor. Daha çok “güz”, “hazan”, “sonbahar” “bağbozumu” olarak yer alıyor.

Sonbahar ya da güz, manzum atasözleri ve dörtlükler içinde de geçiyor:

Güz gününde av avlanmaz, / Yaz gününde at bağlanmaz.” ,

Yaz gelir de heveslenir bitersin, / Güz gelince başını alır gidersin”

Kul kullukta gerek çekme hiç teşviş

Tut bir er eteğin kervana karış

Deme bu yaz bu güz bu bahar bu kış

Yağar eser yolcu gider demişler

Sabahın kızıllığı akşamı kış eder; akşamın kızıllığı sabahı güz eder.”

Uzun yılların deneyimi sonucu, bu inanış, atasözü olarak belleklerde yer etmiş. Şöyle yorumlayabiliriz; Sabahları gökyüzünde görülen kızıllık, o akşam havanın soğuk olacağını, akşam görülen kızıllık ise ertesi sabahın sonbahara döneceğini gösterirmiş.