Çevrenizde bir sessizlik, iç sızısı duyar gibisiniz. Bir boşluğa düşer gibi oluyorsunuz. Geriye saran anılar girdabında dönüyorsunuz. Tatlı bir hüzün sarmalındasınız.

Yahya Kemal’in “Eylül Sonu” şiiri, bu duyguları anlatıyor:

Günler kısaldı. Kanlıca'nın ihtiyarları

Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.”

Takvim üzerinde yaz mevsimi bitti. Akşam serinlikleri kendini hissettiriyor. Güneşli, uzun günler, yerini daha hızlı erken kararan akşamlara bırakıyor. Yakında gözlerimiz sararan yapraklara, battaniyelere alışırken, kendimizi güz ya da sonbahar modunda bulacağız.

Anadolu’da eylüle “İlkgüz” derler. Güz mevsiminin ilk ayı anlamını taşır. Ekim ayına "Ortagüz", kasım ayına ise "Songüz" üçlemesi yapılmış. Eylüle, yapılan iş, gelenek, inanış ve meteorolojik özelliklere göre adlar verilmiş. Mesela, Karadeniz bölgesinde balıkçılık, yayla dönüşü, istavrit, üzüm, hac gibi işlere ve göreneklere uygun adlar konulmuş.

İç Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde, eylül ayı, tarımı ve hayvancılık döngüsüne göre adlandırılmış. “Harman Ayı”, “Böğrümay” gibi örnekler verebiliriz. Yurdumuzun güney ve batı yörelerinde eylül adıyla ilgili olarak “bağ bozumu”, “ceviz” ve “verim” gibi isimler kabul edilmiş.

Sanıyorum, bu şiirinde Aşık Veysel, ömür muhasebesinin sonuç bölümünün toplamını baht rehberliğinde yazıvermiş:

“….

Yükün aldı gam kervanı

Terk edip gider bu hanı

Bilinmez nerde mekânı

Göğe bahtım, yere bahtım

….

Ömür geldi sonbahara

Kış yapıyor ara sıra

Gazel düştü yapraklara

Gül soruyor kara bahtım

Veysel söyler derdi çoktur

Ecel gelir ölüm Hak’tır

Saklanmıya imkân yoktur

Ora bahtım bura bahtım

Âşık Veysel, acıyla yoğrulmuş ama bilgelik niteliğini korumuş ozandı. Gençlik dönemini bahara, mutluluk dönemini yaza, onu hiç terk etmeyen başındaki dumanı, kader, körlük ve yalnızlığı; sonbahar ve kışa benzetmişti. Son şiirinde yakınları ile halleşmişti:

''…. Eşim dostum yavrularım

İşte benim sonbaharım

Veysel karanlık yollarım

Gelmez yola gidiyorum.”

Gerçek o ki, eylül ayına girdik. Hazan, kollarını açmış, bizlere “gel gel!” diyor. Ne kadar ayak direyip, yaz günlerine sarılsak da sonbahar rüzgârlarının önünde savrulmamak elimizde değil.

Elden gidene karşı duyulan özlem, sonbahar ya da “hazan”la birlikte türküleşen, şarkılaşan melankoli, cümle ozanların dilinden, telinden gönlümüze akıyor, akıyor.

Kimileri, duygularını bizimle paylaşmak, bölüşmek derdine düşüyor. Sivaslı Âşık Deli Derviş Feryadî’nin deyişinden uyarlanan bir türkümüz var:

“…

Yine gam yüküne tüccar ben oldum

Bulmadım Lokman’ı arada kaldım

Medet mürvet dedim kapına geldim

Çekemem bu derdi bölek seninle

…..

Bağımıza gazel düştü güz oldu

Geçti giden günler ömür az oldu

Feryadî’nin yaraları yüz oldu

Çekemem bu derdi bölek seninle. “

Biliyorum, birkaç hafta içerisinde, dallardan bir başka hışırtı yükselecek. Geceler boyu ağaçtan ağaca yankılanacak. Yapraklar, bale yumuşaklığıyla çimenlerin üzerine düşecek. Yeşil; yavaş yavaş sarı, kahverengi ve kırmızının tonlarına dönüşecek.

Çürümüş yaprakların, nemli toprağın ve yağmur bulutlarının kokusu yayılacak. Doğayı, yeni baharlara gebe bırakacak.

Onca cevr ü cefa, eziyet, zulüm, sıkıntı, dert ve çile sonunda; Mecnun’u bulan Leyla, hayallerinde yaşayan vuslat sevincini görmeyince gözyaşı dükmüş, boynunu bükmüştü:

“…Ey Mecnun, güzel sultan, benden usanmakta, tiksinmekte haklısın. Eskiden beni gördüğün zaman, ilkbahar gibi tazeydim, canlıydım. Ama şimdi dert tuzağına tutsak düştüm. Güz gibi güçsüzüm, sararmışım. Ben bir güz yaprağıyım, aşağılandım. Benim gibi dertliye bakmazsan ve arzun başka tarafa döndüyse ne diyebilirim? Ben sonbahar yaprağı gibi yerlerde sürünüyorum, sen bir taze bahar istersen ne diyebilirim?..”

Leylâ, sonbahar yelinden rahatsız olup, sonsuz uykuya daldı.