Mevsimlerin döngüsünü ve tarımsal bereketi anlatan, eylül ayının hasat ve bolluk zamanı olduğunu vurgulayan bir atasözümüz var:
“Martta tezek kuruya, nisanda seller yürüye, eylülde ölmeğe yaraya.”
Atalarımız, “Güzün gelişi yazdan bellidir,” derken bir işin nasıl sonuçlanacağı, daha başlangıcındaki gidişatından ve belirtilerinden anlaşılır, demek istemişler.
“Yazın gölge kovan, güzün orak arar.”
“Yazın başı pişenin, güzün aşı pişer.”
Bu iki atasözümüz; yazın çalışmayıp keyif çatanların sonbaharda çekeceği sıkıntılara, zor şartlarda çalışanların, sonbaharda ve kış günlerinde rahat edeceklerini vurguluyor.
Güz, sonbahar ve hazan ile ilgili birer deyim örnekleyebiliriz.
“Güz yaprağı gibi titremek”
“Hazan yaprağı gibi savrulmak”
“Ömrünün sonbaharında olmak”
Çocuklarımıza sorulan veya onların birbirlerine sordukları birkaç bilmece örneği verebiliriz:
Ayvalar sarardı mı, gökyüzü karardı mı, okullar açılırken, leylek nil'e vardı mı? Cevap: Sonbahar (Güz)
İlkbaharda yeşildi rengim, sonbaharda sarardı rengim. Cevap: Yaprak
Yaprakları uçurur, yeryüzünü süpürür. Cevap: Rüzgâr
Yaz biter, o başlar, okul yolu taşlar, sararır bütün yapraklar. Cevap: Eylül
Sonbaharın ilk ayı, çok severiz okulu, çantamı hazırlarım, onunla başlarım. Cevap: Eylül
Eylül ayında başlayıp aralık sonlarına kadar devam eden yaprak dökümü hem sonbaharın simgelerinden hem de şairlerin ilham kaynaklarından biri olmuş. Onları, nice melankolik düşüncelere sürüklemiş.
Karacaoğlan doğayla ilgili güzellemelerinde, bir ressam gibidir. Boya ve fırça yerine kelimeleri kullanır. Cansız varlıklar, hayale sığmayan güzelliklerle dolu olan doğa canlanır. Şu şiir menekşenin boynu bükük oluşunun ne güzel ve duygulu anlatımıdır:
“Kadir Mevlâ'm seni öğmüş yaratmış
Çiçekler içinde birdir menevşe.
Bitersin güllerin hârı içinde,
Korkarım yüzüne batar menevşe.
Yaz gelir de heveslenir bitersin,
Güz gelince başın alır gidersin.
Yavru niçin boynun eğri tutarsın,
Senin derdin benden beter menevşe.
….
Bakmaz mısın Karac'oğlan halına,
Garip bülbül konmuş gülün dalına,
Kadrin bilmeyenler alır eline,
Onun için eğri biter menevşe.”
Karacaoğlan, sonbahar felsefesi ve tasavvufla bağlantısı gibi konulara girmedi. O, maddi aşk ve sevgilisinden ayrılışı, mevsim değişikliğine yoruyordu:
“Yar gelende yeşeriyor şu dağlar
Güz gelende gazel döker bu bağlar
Ellerin yaylaya göçtüğü çağlar
Felek beni nazlı yardan ayırdı…”
“Koç yiğide güç gelir, şahbaz gelir
Yine sevdiğinden nice naz gelir
Bugün sıcak gider, yarın güz gelir
Güzelin koynunda kışlamak gerek”
Güzün mevsiminin sebep olduğu değişim ve bu değişimin insan hayatındaki etkilerini dile getiren âşıklardan örnekler verebiliriz:
1884’te Kağızman’ın Camuzlu köyünde doğan Âşık Cemal Hoca, Güz mevsiminin gelişini şöyle anlatıyor:
“Bak bak karar tutmaz gördüğün çağlar
Soldu süsem sümbül nilüfer ağlar
Kızardı kayalar bozardı dağlar
Bir bizim illere güz geldi geldi “
Bayburtlu Hicranî, hayretini dile getirmiş:
“Dedim bağban bülbül güle ağlaştı
Dedi güneş buhar burcundan aştı
Dedim yaz mı gitti güz mü yanaştı
Güze gazel düşmüş duymadım eyvah !...”
Sonbaharlar, komşular arasında yardımlaşmanın, imece geleneğinin en güzel örneklerinin verildiği mevsimdi. Bir yanda pekmezlerin kaynatıldığı, bir yanda eriştelerin kesildiği, kuskusların çevrildiği, bulgurların çekildiği günlerdi. Ahmetli Emin Kuzucular’ın türküsü ne güzeldi:
“Yar imeci, ben bacada gözlerim
Çok bekledim, sızıladı dizlerim
Ne çektimse senden çektim gözlerim
Akıt bulgurları sek bulgur taşı. ....”
Bu kadar mı? Turşular, salçalar, reçeller... Ama sonbaharı, asıl dört gözle bekleyenler gençlerdi. Hasadın bereketiyle baş göz edileceklerdi. Onlar ki, bir an önce sonbaharın gelmesini, ürünün bereketli olmasını arzu ederlerdi. Sonbahara umudun, özlemin, heyecanın ve vuslatın mevsimi denmesi bundandı.