İlk gençlik yıllarımızda türlü empatiler içinde dinlediğimiz türkülerden biri Muzaffer Sarısözen’in, Keskin’li Hacı Taşan’dan derlediği uzun havaydı:
“…Boşa çiğnemişim yalan dünyayı”
Sonra, bir zamanlar Yunus’un “Mal sahibi mülk sahibi, / Hani bunun ilk sahibi, / Mal da yalan mülk de yalan, / Var gel biraz da sen oyalan,” deyişi dilimin değil, beynimin pelesengi oldu.
Şiir, edebiyat, gösteri alanlarında varlığını kanıtlamak için var güçleri ile çabalayanları, iltifatlar, gülücükler, alkışlar alanları gördükçe, içimden güler, varsın onlar da biraz oyalansınlar,” demekten kendimi alamam. Gerçekten bu alan, vefanın, vicdanın, hafızanın yerlerde sürüm sürüm sürünüp zebil olduğu yer. Kimler geldi, kimler geçti. Geçenlerde Halenur Kor hatırlayıp resmini koymuştu. Melda Özata’yı anan biri var mıdır? Her programımıza kucak dolusu karanfille gelen Tahsin Ayta? İki hafta önce ebediyete uğurlanan her toplantıda Kastamonu lokumu, Malatya kaysıları sunan Mustafa Kuşçuoğlu’nu, bilmem hangi toplantıda kim anmıştır?
Bir vesile ile gülün teni soldu başlıklı yazılarda andığım Gülten Çiçek’in çıkardığı Size dergisinde şiiri çıksın diye pervanı olan sözde gönül dostları ne oldu?
Ah! Gülten!
Geçtiğimiz yıllarda Gülten’le nasıl tanıştığımız, nasıl aynı ortamda çalıştığımızı, meslekte hocası olduğumu yazmıştım.
Önceki yıl gibi bir haftadır, grip paçavraya çevirdi beni. Bir bakıyorsunuz sıtmalılar gibi tir tir titriyorum. Kendime gelemeden, alnımdan alevler fışkırıyor. Sen misin geçen hafta Ömer Bedrettin Uşaklı’yı anarken 1940’lı 50’lı yılların vereminden söz eden. Bir öksürük krizi geliyor ki, Allah saklasın, sanırsınız verem oldum. Böylesi günlerde insan bir başka duygusallaşıyor. Nostalji seline kaptırıyorsunuz kendinizi. Dışarısı berbat, zamanından önce karardı çevre. Yine akşam olmakta. Dilimde eski şarkının bir kuplesi kırık plak gibi tekrarlanıp duruyor:
“Enginde yavaş yavaş,
Günün minesi soldu,
Derdim bana arkadaş
Bugün de akşam oldu
Gölgeler indi suya
Kuşlar vardı uykuya
Gurbet duya duya
Bugün de akşam oldu
Suyu fısıldaşır
İner yare ulaşır
Yolcu yolda yaraşır
Bugün de akşam oldu ”
Anımsıyorum, telefon çalmıştı. Rahmetli Mehmet Zeki Akdağ’dı arayan. Sağlık tekmilimi vereceğim. İhtiyacım olup olmadığını soracak. İlaçları tembihleyecek. Allah yokluğunu vermesin. Her darda kalana öyle bir dost, ağabey nasip eylesin.
Zeki Ağabey bu kez “Sana kötü bir haberim var” diyor. Kötü haber deyince yüreğim ağzıma geliyor. Ankara’da Ahmet Tufan Şentürk’e mi bir şey mi oldu, sorusu kafamdan şimşek gibi geçiyor? İstanbul’da İlhan Geçer’e mi, Feyzi Halıcı’ya mı? Gültekin Samanoğlu, Mustafa Necati Karaer, Mehmet Çınarlı ondan önce gitmişlerdi. O kadar az kaldılar ki, bir elin parmakları kadar ya var ya yoklar. (Nitekim iki gün sonra, İlhan Geçer’i kaybettik.)
Zeki Ağabey’in “Hayır” yanıtları beni rahatlatırken. Ağzından dökülen:
“Güten Çiçek” ismi, bir balyoz gibi yüreğime iniyor.
“Olamaz! Bir yanlışlık olmalı” itirazları sonucu değiştirmiyor. Sevgili eşi Zafer Tural’la konuşmuş. Haber doğruymuş. Sen misin diline “Günün minesi soldu”ya takan. Günün minesi değil, meğer gülün teni solmuş. Haydi bakalım uyusun sular nasıl uyuyorsa. Fısıldaşsınlar. Yarın Gülten’li yıllardan satır başları vereceğim.