Necdet Atılgan’ın şiirini Selâhattin Pınar hüseyni makamında bestelemişti. Gençlik yıllarında Ela Altın’ın sesinden duyumsuyorum:
“Hayâl deryâsına ben bâzı bâzı
Dalmasam bir türlü dalsam bir türlü
Derdime âşina olan bu sâzı
Çalmasam bir türlü çalsam bir türlü”
Ruhunuzu sarıp sarmalayan, onun öz suyu ile güller açtıran sazı çalıp çalmamak, zamanlara, mekanlara dalıp, dalmamak elinizde değildir.
Hayal deryasında yüzer, semasına kanat açarsınız. Gah bir tatlı düş, gah bir tatlı melankolik hüznün hülyasını kurarsınız.
Önceki yıla ait ajandada gezinirken 7 Ocak 2024’de tanıyor olabileceklerim arasında bir isim gördüm. Açıp fotoğrafına baktım, oydu. Her gün sesini duyduğum, boy boy afişlerini gördüğüm, cumhurbaşkanının, baş bayanın sofrasında fotoğrafları gazetelerde yer alandı..
Bilmiyorum, Şekip Ayhan Özışık’ın “Saçların tarumar, gözlerinde nem / Ateşe benzerdin küle dönmüşsün (Erdoğan Ünver) “ şarkısını o da söylemiş miyidi?
Zaman zaman bana küsen, alınan arkadaşlarımız olur, bağımsızlıklarını ilan eder, başka yerlerde şiir etkinlikleri düzenler, gruplar oluştururlardı. Yunus’un sözlerini hatırlar gülerdim içimden:
“ Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan!..”
Günümüzde de çoban ateşleri gibi İstanbul’un her köşesinde şiir günleri düzenleniyor, seviniyorum, gülümsüyorum: “Varın siz de oyalanın” diyorum. Onların içinde bene hatırlayan var mıdır? Bilmiyorum.
Ferzan Meriç’i Pera günlerinden önce, Kadıköy’deki sohbet toplantılarından tanımıştım. Aşinalığımız Pera’da ve sonraki pek çok etkinlikte sırdaş olarak da devam etti. Gönül Dostu hanımefendiydi.
Karlı bir kış günü yılbaşına yakın İstanbul'un en güzel semtlerinden Laleli'de doğmuştu. 1958 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'ni bitirdi. Üniversiteyle birlikte bir süre İstanbul Belediye Konservatuarı'nda Şan bölümüne devam etti. Hobi olarak şiirler yazdı. Serbest eczacılık yaptı.
Kasım 1989 da "Şiirde Denemeler 1" isimli şiir kitabı çıktı. Şiirleri İstanbul ve Ankara'daki dergilerde yayınlandı. "Bir Zamanlar İstanbul" isimli ikinci şiir kitabında duygularını paylaştı. İki kitabını da gazetede tanıttığımı hatırlıyorum.
Seksenli yılların sonu, doksanlı yılların başıydı. Ferzan Meriç, zor bir hastalığa yakalandı. Tedavi için Kanada’ya gitti.
Mektuplaşıyorduk.
29 Eylül 1992’de Toronto’dan gönderdiği mektup bir şiirdi. Şöyle diyordu.
“Dünyanın bir ucunda
Gönül sevgi burcunda
Mektubun avucumda
Duruyor senli benli
Gözyaşını sil diyor
Seni beni bil diyor
İyileş de gel diyor
Çağırıyor senli benli
Sıcacık içten sözlerle
İncecikten gizlerle
Çalınmadık sazlarla
Çalıyor senli benli
Bu destan gizli kalsın
Çaresini kim bilsin
Cevabın çabuk kalsın
Beklerim senli benli.”
Ferzan Meriç’in mektubu beni hüzünlendirmişti. Aynı gün şu mektubu yazarak moral vermeye çalışmıştım. Belki yazdıklarım moralden çok, hüzün rüzgarlarının uğultusu gibiydi:
“Bir başka dünya gizli içimizde uzak değil
Kucaklarımız açık, özümüz sevecenli.
Üzülsek de sevinsek de açık gözyaşımız
Gönül iklimi kurak, bahçeler çorak değil
Yufkadır yüreklerimiz coşarlar senli benli.
Kimi dağınık, kimi sermest, hem azadeler
Aşka saygıdan yana özenli mi özenli,
Okyanus ötesinde sen, bense buradayım
Ey erenler, yediler, kırlar pirler bâdeler
Aşk ehline nehirler okyanuslar nedir ki,
Gönülden gönüle akarlar senli benli.
Dün secdediydi bugün göğe erdi başımız,
Bizden özge kimseler sabretmezdi bu denli
Sevgiyi insanlığa meşale yapmadık mı
Deniz fenerlerine yetti bizim aşkımız
Gece gündüz sönmeden yanarlar senli benli.”
Ferzan Meriç, yaban ellerde aradığı şifayı bulamadı. Türkiye’ye döndü. 7 Ocak 1994’de aramızdan ayrıldı. Heyhat 32 yıl geçmiş.
Kadıköy ve Pera etkinliklerimizden bilmem kaç kişi hatırlayacaktır.