Alt işverenlik ilişkisi, Türk iş dünyasının sıklıkla başvurduğu yöntemlerden biri. Farklı sektörlerde son derece başarılı iş birlikleri kurulabiliyor olsa da bazen işler yolunda gitmeyebiliyor.

Asıl işverenlerin maruz kaldıkları cezai yaptırımların önemli bir kısmı alt işverenlerden kaynaklanıyor. Asıl işverenler bu durumun önüne geçebilmek için birçok farklı yöntemle sorumlulukları alt işverenlere yüklemeyi deniyor ancak genellikle sonuç değişmiyor. Peki bunun nedeni nedir ve mevzuatın asıl işverene yüklediği sorumluluklar nelerdir? Bu yazı dizisinde bu konuyu ele alacağız.

Alt işverenlik ilişkisinde en büyük risklerden biri, muvazaalı sözleşmeler kurulmasıdır. Uygulama sahasında sıklıkla görüyoruz ki; bazı asıl işverenler, işçilerin haklarını sınırlandırmak ya da işçilerin getirdiği sorumluluklardan kaçınmak amacıyla, gerçekte alt işverenlik olan bir ilişkiyi yüklenicilik veya taşeronluk adı altında göstermeye çalışıyorlar. Ancak 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. ve 3. maddesinde değinilen “müteselsil sorumluluk ve muvazaa” kavramlarının bu konuya yaklaşımı gayet açıktır.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 2.maddesi: “Asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı, o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan (yani 4857 sayılı İş Kanunu’ndan), iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerden alt işveren ile birlikte sorumludur.”

4857 sayılı İş Kanunu’nun 3.maddesi: “Rapora otuz iş günü içinde itiraz edilmemiş veya mahkeme muvazaalı işlemin tespitini onamış ise tescil işlemi iptal edilir ve alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçileri sayılır.”

Yani; müteselsil sorumluluk ilkesi gereği asıl işveren, alt işveren çalışanlarının kanundan doğan haklarından zaten sorumludur ve ayrıca muvazaa tespit edilmesi durumunda işçiler geriye dönük olarak asıl işverenin kadrosuna dahil edilip tüm haklarıyla birlikte asıl işveren sorumluluğu altına girer.

Basit bir örnek üzerinden düşünelim. Bir işletme, paketleme hizmetini, aslında alt işverenlik ilişkisi kapsamında yürütmesi gerekirken, sözleşmeyi yüklenicilik adıyla düzenleyerek alt işverenlik ilişkisinin getirdiği tüm sorumlulukları alt işverene devretmeyi seçti. Müfettiş veya bilirkişi denetimi sonucunda “burada gerçekte alt işverenlik vardır” şeklinde bir karara varıldı. Bu durumda, sözleşme geçersiz sayılır ve tüm paketleme görevlileri, işe giriş tarihlerinden itibaren asıl işverenin işçisi kabul edilir.

Muvazaa tespiti durumunda hem asıl işverene hem alt işverene ayrı ayrı (2025 yılı itibarıyla) 241.043₺ tutarında ceza kesilir. Ancak muvazaanın sonuçları yalnızca idari para cezalarıyla sınırlı değildir. Hatta çok daha ağır olan yük, kıdem tazminatları, yıllık izin ücretleri, ikramiyeler ve toplu iş sözleşmesi farklarının ansızın asıl işverene yüklenmesi ve geriye dönük olarak ödenmesi zorunluluğudur.

Bu tablo bize şunu gösterir: İşverenler kısa vadede sorumluluklardan kaçtıklarını sansalar da uzun vadede çok daha ağır yüklerle karşılaşırlar. Yargıtay kararları da bu konuda nettir: “Sözleşme iş hukukunun öngördüğü kamusal yükümlülüklerden kaçma amacı taşıyorsa muvazaadır.”

Sonuç olarak, alt işverenlik sözleşmelerini kılıfına uydurmak yerine gerçek ilişki türüne ve mevzuata uygun şekilde kurgulamak gerekir. Bu sayede alt işverenlerden sürdürülebilir verim alınabilir ve sorumluluklar paylaşılabilir. Aksi halde muvazaa doğar ve asıl işverenin hem mali hem de itibari açıdan ağır cezalara maruz kalması kaçınılmaz olur.