Alt işverenlik ilişkileri, iş dünyasında giderek artan bir uygulama alanı bulsa da, bu ilişkilerin hukuki zemini olan sözleşmelerin ne derece doğru ve eksiksiz hazırlandığı konusu ciddi bir muamma. Bir grup işverenler sözleşmeleri bir formalite olarak, bir diğer grup ise “riskleri alt işverene yükleyen belge” olarak görüyor olsa da aslında bu belgeler, tarafların hak ve yükümlülüklerini belirleyen, olası uyuşmazlıkların önüne geçen ve hukuki güvence sağlayan temel araçlar olarak değerlendirilmeli. Ancak uygulama sahasında sıklıkla görüyoruz ki; gerek işverenlerin gerekse alt işverenlerin ciddi bir çoğunluğu henüz hangi sözleşme türünü kullanması gerektiği konusunda dahi bilgi sahibi değil veya sahip olduğunu sandığı bilgi kökten yanlış. Asıl iş nedir, uzmanlık gerektiren asıl iş nedir, yardımcı iş nedir, anahtar teslim iş nedir, alt işverenlik sözleşmesi nedir, eser sözleşmesi nedir, hizmet sözleşmesi nedir, hangi iş için hangi sözleşme kullanılmalıdır? Bu uzun yazı dizisinde alt işverenlik, eser ve hizmet sözleşmeleri konularına değineceğiz ve tüm soruları cevaplandırmaya çalışacağız.
Alt işverenlik davalarında Yargıtay kararlarını incelemek, mevzuatı soyut biçimde okumaktan çok daha aydınlatıcıdır. Çünkü Yargıtay kararları, teorinin somut gerçeklikle buluştuğu alandır. Ayrıca o kararlar, mevzuatın nasıl yorumlandığını, neyin muvazaa sayıldığını ve kâğıt üzerinde doğru görünen ilişkilerin pratikte nasıl değerlendirildiğini açıkça gösterir. Yargıtay'ın bu alandaki yerleşik içtihatlarında öne çıkan birkaç temel ilke var.
Birinci ilke: Sözleşmenin adı ve içeriği değil, fiili durum belirleyicidir. Hangi sözleşme imzalanmış olursa olsun; sahada ne yaşandığı, kimin kimi yönettiği ve talimat zincirinin nasıl işlediği belirleyicidir. Bu ilke, TBK'nın 19. maddesini somutlaştıran temel bir içtihat kuralına dönüşmüştür.
İkinci ilke: Teknolojik uzmanlık gerekçesi gerçek olmak zorundadır. Asıl işin bir bölümünü devretmek için öngörülen "teknolojik uzmanlık gerektiren işler" gerekçesi, her duruma uydurulabilecek bir formül değildir. Yargıtay, bu gerekçenin gerçekten var olup olmadığını somut bilirkişi incelemeleriyle denetler.
Üçüncü ilke: Çalışanların sisteme entegrasyonu kritik bir göstergedir. Alt işveren çalışanları, asıl işverenin iş akışına tamamen entegre biçimde çalışıyorsa; bu entegrasyon muvazaa göstergesi olarak değerlendirilir. Asıl işverenin kıyafetleri, servisler, yemek hizmeti, kimlik kartları... Bunlar ve buna benzer unsurların tamamı bu entegrasyonun somut kanıtları olarak dosyaya girer.
Dördüncü ilke: Alt işverenin ekonomik bağımsızlığı sorgulanır. Eğer alt işveren, gelirinin tamamını ya da büyük çoğunluğunu tek bir asıl işverenden sağlıyorsa; bağımsız bir ekonomik organizasyonun varlığı tartışmaya açılır.
Beşinci ilke: Fatura miktarları ve ödeme şekli incelenir. Adam saat esasına dayalı ödemeler, yani çalışan sayısı üzerinden hesaplanan bedeller; ilişkinin anahtar teslim olmadığının veya işçi teminine dayandığının önemli bir göstergesidir.
Bu ilkeleri bilmek, alt işverenlik ilişkisini inşa ederken konuya Yargıtay'ın gözünden bakabilmek anlamına gelir. Bu bakış açısı ise; sağlıklı, mevzuata uygun, denetime açık ve sonradan pişman olunmayacak bir yapının inşa edilmesini sağlar.