Her yıl yazlıktan ayrılmanın son günlerinde, içime bir hüzün çöker. Yaş ilerleyince “Gidip de gelmemek, gelip de görmemek” duygusunun sarmalı daha sıkı kavrayıveriyor. Bu yıl da gelmek nasip oldu. Ama göremediklerim arasında biri var ki. Anlatması zor. Onu her an anıyorum. Detaya girip başkalarının yüreğine de çıngı düşürmeyeyim.

Konu komşu yarenler, geçen yıldan daha iyi olduğumu söylüyor. Hatır, gönül, adet yerini bulsun unsurlarının yüzdesini düşüyorum. Padişah gibi: “Söyle lala söyle. Yalan da olsa hoşuma gidiyor,” desem de gerçekten hoşuma gidiyor.

Sinek kâğıdı nedir bilen var mı? Hatırlarım. Yapışkan bir kağıttı. Odalara, sofalara, verandalara, dükkanlara asarlardı. Gelen, geçen, çarpan sinek yapışır kalırdı. Kafamı sinek kağıdına benzetir, okuduğum, gördüğüm, duyduğum her bilginin yapışıp kaldığını söyleyen olurdu. Ya da ben öyle sanırdım. Şimdi yapışkanlık kurudu. Bir kulağımdan giriyor, diğerinden püff!!

Köyde bir erik ağacımız var. Mürdüm eriği. Onun gölgesinde bir naylon sandalyede otururum. Orada bulduğum huzuru, başka bir koltukta bulamam. Aklımdan bir deyiş geçer:

“Bütün dünya senin olsun

Bir dost bir post yeter bana

Atlas libas senin olsun

Bir dost bir post yeter bana…”

Bu deyiş, Seyit Sefile’nin. Kim olduğunu biliyor musunuz? Yüz yıllar ötesinde Anadolu’da yaşayan bir tasavvuf âşığımız sanıyorsanız yanılırsınız. Hollanda’da yaşayan İpek Bayrak adında bir kızımız. 1963 Erzincan doğumlu. Halk tarzı şiirlerini Seyit Sefile mahlası ile yazıyor. Konuşmacı olarak Avrupa’nın birçok yerinde yapılan etkinliklere katıldı. Şiirlerinde toplum değerlerinin bozukluğundan ve ayrılıklardan söz etti.

İpek Bacı mahlasını kullandığı bir deyişi de şöyle:

Şu garip gönlümü şen tutamadım

Dünya geniş ama dar olup gitti

Bezirgan yükünü yüklemiş gider

Benim yüklenecek yüküm kalmadı

Ben beni yarattın benden yücesi

Akıl almaz oldu gönül hocası

Okuturlar birgün bunun hecesi

Benim okuyacak hecem kalmadı

İpek Bacı yazar oldu bugünü

Gönlüme sulanı kıldı bugünü

Padişah fermanı bozdu bugünü

Beni astıracak ferman kalmadı

Yazıma “yaş ilerleyince” diye başlamıştım. Ama gençliğimden(!) olsa gerek; kafamda kavak yelleri esince, düşünceler de uça ese bir yerlere gidiyor. Evet yaş ilerleyince insan iç benine dönüyor.

Üniversite yıllarında Edirnekapı’da bir bekar evinde kalırdık. Akşamları ortaklaşa hazırladığımız yemekten sonra, musiki meclisi kurulurdu. Tıp’tan Ömer Günbulut, edebiyattan ben hukukçulardan Mehmet Güler ve Avni Yazıcıoğlu’na Sivaslı hemşerimiz Turan Kokili de katılırdı. Ah Turan Kokili, zor şartlar altında fakülteyi bitirmişti. Yeni evlenmişti ki, bir trafik kazasında kaybetmiştik. Ömer Günbulut Dr. oldu. Sivas’tan Milletvekili seçildi. Kalbim konusunda beni sürekli uyarıyordu. Canım arkadaşıma nazar değdi. Kalp krizinden aramızdan ayrıldı.

Henüz Yaşar Özel, Ayşe Taş gibi sanatçıları dinlemeden çok önceydi. Necip Mirkelamoğlu’nun Hüseyni şarkısını Turan Kokili’den dinlerdik:

“Bezm-i mey'de dün gece peymâne gibi döndüm

Cânımın etrafında pervâne gibi döndüm

Fasl-ı aşkı geçenler sabâ'ya başlayınca

Muhabbet sahnesinde Mevlânâ diye döndüm

Âheng-i Neye Uyup Divâne Gibi Döndüm …”

Ah Turan Kokili, şimdi seni kim hatırlar, kim bilir? Bir ben mi kaldım?

Yaşım otuz beşi, ikiye katlayıp, seksene gonglar hazırlık yapıyor olsa da, Cahit Sıtkı’nın gerçeğini değiştiremiyorsunuz:

“ .. Gökyüzünün başka rengi de varmış!

Geç farkettim taşın sert olduğunu.

Su insanı boğar, ateş yakarmış!

Her doğan günün bir dert olduğunu,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış. ….”

Ruh halinin yazı, güzü, kışı, baharı yok. Kendinizi, bir anda bir türkünün anlattığı halin içinde bulabilirsiniz ömrünüzün yaşanmamış arzularının, kimselere anlatamadığınız heveslerin ve bencileyin tükenmemiş beklentilerin içinde bulunabilirsiniz:

“Güz mü geldi rengin soluk

Ne tez yaprak döktün ömrüm

Hep ağlarsın boynun bükük

Gözyaşın derya mı ömrüm

Ömrüm, ömrüm, ömrüm, ömrüm, ömrüm, ömrüm….