Kim demiş, terzi söküğünü dikemez diye. İğnem var ki düşer durur yerlere. İğneye iplik gerek. İpliğim ince ince, yürek sızlar her gece. Sökük mü istiyorsunuz, her yanım hem sökük, hem yırtık: Sökük gönlüm, yırtık mendilim,

dikiş tutmuyor aşkın ilmiği mi desek yoksa nihavent bir şarkı mı tuttursam: “Sökük sökük akar kanım, / Yırtık yırtık yanar canım, / Gel de sar yarayı, / İpliğim sensin yarim…”

Aslında, yazacağım konunun, güncel sorunlarla ilgisi var mı? İlgisi olduğunu bal gibi bilmiyorum. Ama bilmiyor gibi davranayım. Nasıl olsa, temmuzun kavurucu sıcağında, “buzzzz!” gibi şerbet yerine geçmeyecek. Okuyanı çıkmazsa, üzülmem. Zaten hiç üzülmüyorum. Çoğu zaman beş altı saat araştırıp kılı kırk yararak yazdığım el kadar yazıyı, beş altı kişi ya okuyor ya okumuyor.

Bugün kaç meslektaşım yazar, konu edinir bilemem. Ama bu akşam muhalif TV’lerde, ve sosyal medyada 24 Temmuz, sansürün kaldırılışın yıl dönümünden, hapisteki basın emekçilerinden söz edecektir?

Bugün 24 Temmuz. Neyin kutlaması veya anma günü? Her kafadan bir ses çıkıyor. Bunun gerçeğini bilen sayısı çok az. Hıfzı Topuz, Orhan Erinç gibi ağabeyler de göçüp gittiler. Çok yazık ki, benim ve birkaç yaşıt meslektaşım dışında bilen, merak eden, araştıran kalmadı. Elbette bazı iletişim ve tarihçilerine sözüm yok.

24 Temmuz nedir? Bugün için ne anlatıyor?

Osmanlı’da basının henüz yasal düzenlemelere ihtiyaç duymayacak kadar zayıf olduğu dönemde kitap ve dergi gibi diğer basılı yayınlara karşı alınan önlemler 1858 yılında yürürlüğe konan Ceza Kanunu ile birlikte başlamıştı.

Osmanlı’nın ilk Matbuat Nizamnamesi (Basın Tüzüğü) Sultan Abdülaziz tarafından 25 Kasım 1864'te ilan edildi. 35 maddeden oluşmuştu. Özetle şunları içeriyordu:

“Hangi dilde olursa olsun siyasete ve yönetime yönelik yayın yapmak isteyenlerin önceden izin almaları gerekmektedir. Yüce devletin iç güvenlik ve asayişini bozacak cinayet ve suçlardan birinin oluşmasına her kim bir gazete aracılığıyla neden olursa; yayını yapan gazeteci de suç ortağı sayılacaktır. Bir gazeteci saltanata, genel adaba ve ulusal ahlaka aykırı yazılar yazar ve hanedana saldırıda bulunursa, bakanlar kuruluna; üst düzey bürokratlara dokunacak söz yazarsa, yüce devletin dost ve müttefiki bulunan hükümdarlara dokunacak yayın yaparsa; çeşitli miktar altın ve sürelerle hapis cezasına çarptırılır”.

Gazetelerin sayısının artmaya başlaması ve yayınların siyasal rejimi tehdit ettiği gerekçesiyle 1864 Matbuat Kanunu'nun yetersiz kaldığı iddiasıyla, 27 Mart 1867'de Ali Kararnamesi çıkarıldı. “Bazı basın organlarının devlete bile dil uzatarak fesada alet olması” gerekçesiyle Hükümete gazete kapatma yetkisi verildi.

1876'da Sultan Abdülaziz’in yerine tahta V. Murat geçince kaçak gazeteciler bağışlandı. Bir ay içinde İstanbul'a yeniden döndüler. 1876 Anayasası'nın 12’nci maddesi "matbuat kanun dairesinde serbesttir" biçiminde düzenlendi.

1877 – 1878 Osmanlı – Rus savaşının etkisiyle 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusan kapatıldı. Gazetelere sansür uygulaması başladı. 1878’de sansür heyeti oluşturuldu. Kurul sakıncalı gördükleri yazı, paragraf, cümle ve kelimeleri çıkartarak yazının yeni halini geri yolluyordu.

Dışarıdan gelen yabancı dillerde basılan gazeteler, gümrükten geçmeden kontrol ediliyordu.

Bazı kelimelerin kullanılmasına da izin verilmiyordu. Grev, suikast, ihtilal, anarşi, sosyalizm, dinamo, infilak, kargaşalık, hal, (hükümdarın tahttan indirilmesi), kıtal (vuruşma), Kanunu Esasi, hürriyet, vatan, müsavat (eşitlik), Bosna, Hersek, Makedonya, Girit, Kıbrıs, istibdat, beynelmilel (uluslararası), veliaht, cumhuriyet, mebuslar, Ayan Azası, bomba, Mithat Paşa, Namık Kemal Bey, inkılap gibi sözcükler yasaktı.

Yarınki yazımda sansürün kaldırılışından söz edeceğim.