Günümüzde “Senden büyük Allah var,” diyebilecek bir kimse var mıdır? Yerli yersiz alkışlayanlar ve bunu teşvik edenlerin veballeri büyük olsa gerekir.

Yüze gülücü, dalkavuk yaradılışlı kişileri:

“Ne utanmaz köpekleriz; / Kimi görsek etekleriz!” diye hicveden Namık Kemal, İnsanoğlunun çıkarları uğruna ne kadar alçaldığını onurundan nasıl vazgeçtiğini anlatır.

Başkan, Lider, Reis, kaptan, çoban adına ne dersiniz deyiniz, leyleğin uçarak getirip bıraktığı bebek gibi gökten zembille inmez. Onu çevre ve günün koşulları yetiştirir. Erginleştirir, ona üstün nitelikler, manevi zenginlikler kazandırır. Bu özellik karizmatik liderlerin en belirgin üstünlükleridir.

Aşırı pohpohlamalar, koltuk vermeler, yerli yersiz alkışlar, liderlerin başını döndürür, yürüdüğü yolun işaret taşlarından şaşmasına, geçeklerden ayrılmasına, sendelemesine neden olur.

Hepimizin değer yargısı, algısı farklıdır. Kimi başkana, liderlere, reislere, vesairelere farklı açılardan bakabilirsiniz. Görür veya sanırsınız ki, bazılarının yüzünün nuru gitmiş, çehresinde bir pozitif ifade kalmamış. Küstah bulursunuz, Nemrut’a, terbiyesize benzetirsiniz. Televizyonda gördüğünüz zaman, “Şuna bak, yüzünden rabbi yessiri silinmiş” demeden kendinizi alamazsınız.

Soğuktur, iticidir, tebessümün, şefkatli, sevimli bir bakışın ne olduğunu unutmuştur.

Efendim, gördüm ki, farkına varmadan tehlikeli sularda yüzmeye başlamışım. Aman, neme gerek. Hatırlar mısınız Şemsi Yastıman’ı. Meslekler destanında şöyle diyordu:

“…

Müteahhit oldum tez iflas ettim

Avukat oldum hep boş dava güttüm

Gazeteci oldum çok fazla öttüm

Dıhtılar mapusa birkaç söz ile…”

Elbette vakitsiz öten horozun boynunu vururlar. Can Yücel, tam öyle demiyor ama, telmih yapıp geçiştiriyor. Anlayan anlasın diye:

“balkonun altına kapamışlar hint horozunu

önüne de bir kara tel çekmişler

dünya yüzü görmesin diye…

yine de herkesten önce ötüyor sabahları…

erken öten horozu… sözü bir yerlerden

kulağına çalınmış olmalı… belki de…”

Pir Sultan Abdal 16. yüzyılda yaşamış, Türk-Alevi halk şairi ve ozanıydı. Anadolu halkını Osmanlılara karşı kışkırttığı, ayaklanmaya çağırdığı, belki de bir ayaklanmaya öncülük ettiği için, Sivas Valisi Hızır Paşa’nın emriyle tutuklandı. Yolundan dönmeyeceği anlaşılınca da asıldı. Demişti ki:

“Yürü bre Hızır Paşa

Senin de çarkın kırılır

Güvendiğin padişahın

O da bir gün devrilir…”

Lütfen, kafanız karışmadan ağır ağır ağır okuyup çözünüz:

“Bize kâfir demiş müfti efendi

Dutalım ben ana diyem Müselman

Varıldıkta yarın divan-ı Hakk’a

İkimiz de çıkarız anda yalan.

Bu dizeler 17. yüzyılda yaşayan Nefî’nin. Bu yolda kellesini de verenlerden. Nefi ile Nabi’yi hep karıştırırım. Bu da Nabi’nin sözleri:

“Çok da mağrur olma kim meyhâne-i ikbâlde

Biz hezâran mest-i mağrûrun humârın görmüşüz

Günümüz diline şöyle çevirebilirim: “Talih meyhanesinde -geldiğin yüksek mevkilerde- çok da gururlanma çünkü biz gururdan sarhoş olanların binlercesini daha sonra sersemlemiş halde görmüşüz.”

“Fikrimi sarsmadı şimdiye değin

Arsızca sözleri bilmem ne beyin

Bana çifte atan şaşkın eşeğin

Kendi çiftesiyle beli kırılır”

1868–1949 yılları arasında yaşayan Rıza Tevfik de kalemine hâkim olamayanlardandı. Şiirlerinden biriyle alay eden Süleyman Nazif’e yukarıdaki satırlarla cevap vermişti.

Bu da Neyzen Tevfik’in haşlaması. Limon sıkılmış mı sıkılmamış mı, suyundan bir kaşık alınız da biliniz:

“Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler;

Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler…

Künyeni almak için, partiye ettim telefon:

Bizdeki kayda göre, şimdi o meb’us dediler!...

Eyvahlar olsun ki, tehlikeli sandığım sulardan çıkıp bir başka bataklığa düşmüşüm. Oysa Orhan Veli Kanık gibi takılmalı insan:

“ne atom bombası, / ne londra konferansı; / bir elinde cımbız, / bir elinde ayna;

umurunda mı dünya!”

Gerçi Orhan Velinin dünyayı umursamayanları eleştiriyor mu, onu da anlamış değilim.