Cumhuriyet’in onuncu yılını görmem mümkün değildi. Ama, coşkusunu, empatisini ömrüm boyunca benliğimde yaşatıyorum.
Kırkıncı yılına ilişkin, bir askeri öğrenci olarak, gurur dolu göğsümüzü kabartarak, İzmir Kordon Boyunda bölük bölük, rap rap! yürüyüşümüz bilincimde duruyor. Ellinci yılında, İstanbul Vatan Caddesi’nde kutlama törenlerini haberleştirin gazetecilerden biriydim. Yetmiş beşinci yılının anısına 75. Yıl Türk Şiir Antolojisini, 80. Yılı anısına “Cumhuriyet Dönemi Türk Hikayesi” kitaplarını yazmıştım. Resmî dairelerin üzerine Cumhuriyetin sekseninci yılını sembolize eden tabelâların asıldığını, resmî yazılarda 80 inci yıl amblemlerinin yer aldığını da gördük. Yüzüncü yılını bazı çatlak ve hainlik dolu seslerin gürültü kiri içinde kutladık. 100. Yıl Anısına yayınlanan armağan kitapları içinde Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türk Kültürüne Hizmet Vakfı için Muzaffer Sarısözen kitabını yazmak görevi bana düşmüştü.
Erzurum Kongresi toplantılarının yapıldığı günlerin birinin gecesinde Mustafa Kemal ile Mazhar Müfit Kansu ile arasında şu konuşma geçti:
- Mazhar not defterin yanında mı?
- Hayır paşam.
- Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.
- Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Süreyya bileceksiniz, şartım bu...
- Öyleyse tarih koy.
- 8 Temmuz 1919 sabaha karşı.
- Pekâlâ, yaz. Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır.
Ulu Önderimiz Atatürk, 13 Kasım 1937 günü Sivas’ta “Burada bir milletin kurtuluşunu hazırlayan kararlar verildi.” demişti. Vatanımızı saran kara bulutların dağılmasıyla cumhuriyet aydınlığına kavuşmanın coşkusu kuşkusuz bütün şairleri etkiledi. Kağnıyla ya da sırtta top mermisi taşıyanların görevi bitmiş, şairlerin görevi başlamıştı. Kahramanlıkları, yurt sevgisini ve bu ateşi yakan Mustafa Kemal’i şiirlerle ölümsüz kılmak bir şairin vatan borcuydu.
Cumhuriyete o kadar kolay ulaşılmadı. Türk halkı, 1918'den, 1922 yılına kadar var olma uğraşısı verdi. Nice çileli yollar aşıldı.
Nice Elifcikler kağnılara koşuldu:
“Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar,
İnliyordu dağın ardı yasla,
Her bir heceden heceden..”
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiirini ne zaman okusam, heyecanlanırım, şiirin sonuna doğru boğazım düğüm düğüm olur, şu dizelere geldiğimde gözyaşımı tutamam gayri:
“.. Kocabaş yığıldı çamura,
Büyüdü gözleri, büyüdü yürek kadar,
Örtüldü gözleri, örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal’in kağnısı bacım,
Kocabaşın yerine koştu kendini Elifcik,
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.”
Vatanımızı saran kara bulutların dağılmasıyla cumhuriyet aydınlığına kavuşmanın coşkusu kuşkusuz bütün şairleri etkiledi. Kağnıyla ya da sırtta top mermisi taşıyanların görevi bitmiş, şairlerin görevi başlamıştı. Kahramanlıkları, yurt sevgisini ve bu ateşi yakan Mustafa Kemal’i şiirlerle ölümsüz kılmak bir şairin vatan borcuydu.
İşte bunlardan rahmetli ağabeyim, Ahmet Tufan Şentürk Ermenek’ten şöyle sesleniyordu:
“Toroslardan selâm sana Mustafa Kemal,
Kırçiçeği, çam kokusu, kekik kokusu.
Yiğitçe çarpıyor yine yüreğim,
Deli rüzgârlar başımda
Yıllarca evveli düşünüyorum,
Usuma yer etmiş anıların var.
Duman duman dağlar gibi dimdik,
Aydınlığa özgürlüğe koşuyorum.
Bu dünyadan selâm sana Mustafa Kemal,
Vatanı, özgürlüğü, bir de seni sevdik.
.......”
Mustafa Kemal’i sevmemek mümkün mü? O, cumhuriyete gelişi şöyle anlatmıştı:
“Ben milletimin vicdanında ihsas ettiğim büyük tekamül istidadını bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak sıraları geldikçe bütün içtimai heyetimize tatbik ettirme mecburiyetinde idim.”
Yarınki yazımda istiklal için doğan güneş Cumhuriyet’ten söz edeceğim.