Günümüz halk ozanlarından İzzettin Dönmez, Nisan ayında havaların kararsızlığını bahane ederek tembellik yapılmamasını öğütlüyordu:

Bunca insan terler, iken Dünya’da;

Sen de boş durmasan, iyi olurdu!

Tutunacak birkaç, dalın olmalı,

Hepsini kırmasan, iyi olurdu!

Soğuk diye bekler isen Nisan’ı,

Genelde yanıltır, en küçük sanı,

Sorumluluk zorlar imiş, insanı;

Düşü bed, yormasan iyi olurdu!

…..”

Folklor edebiyatımızı meydana getiren unsurlar arasında örneklerini verdiğimiz atasözlerinin yanında deyimler, maniler, bilmeceler, ninniler bulunuyor ki, birkaç mâni örneği aktarabilirim:

Nisan’da garpuz yenmez,

Keleğe olgun denmez,

Gözüme girdin emme;

Anam seni istemez! (İzzettin Dönmez)

Bulut bulut üstüne,

Bulut yağmur üstüne,

Yağmur Allah’ın seversen,

Yağma yavrum üstüne.

Evlerinin önü kavak,

Yağmur yağar ufak ufak,

Elim kına yüzüm duvak,

Merhamet et halime bak.

Günümüzde azalsa da, yurdumuzda nisanda kaygıyla karışık heyecanlı bir ivecenlikle, yaylalara göç hazırlı yapılırdı.

Kara çadırlar onarılır, eskiyen bölümleri yenilenirdi. Göç yükü, kilim, keçe, minder, halı, yastık, süt-peynir ve yağ üretiminde kullanılan her türlü kap kacak, giyim eşyaları ve bulgur, şeker gibi erzak hazırlanırdı.

Göç öncesi hayvanlarla ilgili hazırlıklar tamamlanırdı. Kuzular sütten kesilir, otlakta otlamağa alıştırılırdı. Develer süslenir, çanları asılırdı. Deve ve katarlara göç eşyaları yüklenir, üzerine kilimler örtülür, kolonlarla bağlanırdı. Yağmurlu havalarda devenin yükünün üstüne keçe atılırdı. Yaşlıların ve çocukların dışında Yörükler göçü yürüyerek tamamlardı.

Yaylalar nasıldı? Bu sorunun cevabını Âşık Mevlüt İhsani’den öğrenelim:

Lale sümbül mor menekşe

Biter bizim yaylalarda

Yeşil başlı allı turna

Öter bizim yaylalarda

Bir yanında Kars Kağızman

Bir yanında Oltu Narman

Taze geyik yavru ceylan

Yatar bizim yaylalarda

Gümüş kemer ince belin

Kimler kınalamış elin

Al duvaklı allı gelin

Göçer bizim yaylalarda

Mevlüt İhsan çeker kahrı

Ne güzel Sarkamış şehri

Soğuk sulu Çoruh nehri

Akar bizim yaylalarda

Yaylalar, ergen kızların erkeklerin gönüllerine çıngı düşürmüş, ancak türküler bu yangının aynası olmuştu:

Türkülerimize, halk şiirimize geçmiş mekânlar arasında yaylalar da var. Sözleri Pir Sultan’a ait olan türküyü hatırlarsınız:

“Şu karşı yaylada göç kater kater

Bir güzel sevdası serimde tüter

Bu ayrılık bana ölümden beter

Geçti dost kervanı eyleme beni …… ”

Asker ocağından geçip de Şu türkü ile tempolu koşmayan var mıdır?

Ay akşamdan ışıktır / Yaylalar yaylalar / Yüküm şimşir kaşıktır / Dilo dilo yaylalar / Komşu kızını zapteyle / Yaylalar yaylalar / Bizim oğlan aşıktır / Dilo dilo yaylalar …. ”

Bu türkünün halay havası olan bir başka varyantı şöyle başlıyor:

“Bu tepe karlı tepe / Oy yaylalar yaylalar / İndim su serpe serpe / Oy yaylalar yaylalar….”

Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun ve daha pak çok halk şairlerinin koşmalarında hep yaylalara göç vardır. Zaralı Halil’in sesinden “Ben böyle yaylaya yayla mı derim / Başı bölük bölük kar olmayınca” sözlerini duyunca “vah! vah!” demekten kendinizi edemezsiniz. Ondan “Yaylalar yaylalar” ya da “Kösedağ yücedir Zara engini / Yaylaya çıkarlar fakiri zengini” uzun havaları ile göğüs geçirir, burcu burcu yayla kokuları özleminizle sarmaş dolaş olur. Hele Toros yaylaları… Hemen aklıma geldi: “Yayla yollarında yürüyen gelin / Allı şalvarını sürüyen gelin…” Bir başkası: “Yayla yollarında galdım yalınız. / Eşe dosta malum olsun halimiz…. / Yayla yollarına yokuş dediler / Ak kızın koluna yapış dediler….”

Bu kadar türkü nostaljisini yeterli bulup gözlerimi, yayla yollarına çevireyim:

Kimi zaman yayla göçleri on günü geçerdi. Çobanlar önden sürülerle gider, arkadan eşyalarla beraber oba mensupları yürürlerdi. Hayvanların otlayabileceği bir göç yolu seçilirdi. Sürünün zamanında sağılması için sürülerle insanların arası fazla açılmazdı…