Kuşkusuz en anlamlı, en tatlı, en coşkulu dönemidir bahar. Bahar denilince aklımıza tomurcuklar, çiçekler, ağaçlar, gençlik ve neş’e gelmekte. Yapraklarının dahi açılmasını beklemeden, baharın gelişini müjdeleyen bir ağaç vardır, bileceksiniz.

Benim de bir şiir kitabımın esin kaynağı:

“Ulaşırdım dudaklarına ben

Elinde şu erguvanın dalı olsaydım eğer,

Nice isterik 'oh! 'larla derinden

Burcu burcu içine dolacak

Ve dudaklarından başka renk tanımazdım

Tanımazdım senden başka bahar

İçinde açacak...

 

Yıldönümünde bu sihirli nisanın

Elverir ki geçeceksin sen,

Erguvanî şafağında

O parkın ya da bahçenin..

Ve ben;

Yaşıyorken doruğunu pür heyecanın

Bekleyebilir miydim,

Bekleyebilir miydim yapraklarımın açılışını?

'Günaydın meleğim,

Dudaklarının rengiyle ben geldim.”

Hoş geldin erguvan. Bahçelerimizi, parklarımızı, Boğaz’ın o güzel yamaçlarını ne güzel süsledin. Biliyorum baharı müjdelemedeki aceleciğinle yerini başka güzelliklere bırakarak çabucak gözler önünden uzaklaşacaksın. Bu halinde de şairlerin ilgi odağı olacaksın. Günümüz şairlerinden Hilmi Yavuz’un olduğu gibi:

“.....

Kim bilir ki dün’dür, ölgündür kalbimiz

Yollarsa her zaman biraz küskündür

Yokuşlarda ve inişlerde...

Zamandır seni sardığım kumaş

Bekledin örtünsün ki yavaş yavaş..

Erguvandın, kayboldun dile gelişlerde.”

Hilmi Yavuz’un şiir dünyasında erguvanların ayrı bir yeri var. Erguvanlar tadına doyulmadan geçen bir dönemin simgesi gibi. Aynaları çağrıştırıyor. Biraz buruk, biraz nostaljik ve de melankolik. “Aynalar ve Zaman”da şöyle diyor: “Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden, / Geriye sadece erguvanlar kaldı.”

Klasik edebiyatımızda en çok sözü edilen mevsim ilkbahardır. Bahariye adı verilen kasidelerde; gülden lâleye, sümbülden erguvana kadar bir çok çiçekten söz edilmiş. Erguvan, kırmızı rengiyle sevgilinin dudağını, şarabın rengini anlatmak için kullanılmış.

Bakî şöyle diyor:

Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım

Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtâr”

Bu beyiti günümüz Türkçe’sine “İnci ve yakut süsülü bir fidan sandım, erguvan üzerine dökülmüş yağmur damlacıklarını görünce” diye çevirebiliriz.

Elbette, baharın erguvanlardan başka güzellikleri, özellikleri var. Bir divan şairi:

“Bir cuybâr-ı mihr ü vefayım zamanede / Evvel bahar geldi bulanık değül miyem” diyor. Yani, “Ben bu zamanın bir sevgi ve vefa nehriyim. İlkbahar gelince nehirler bulanık akar. Ben de bu mevsimde bulanık akmayayım da ne yapayım” demek istiyor.

İnsanoğlu bazen yaşadığı, içinde var olduğu değerlerin, güzelliklerin kıymetini bilmiyor. Onları kaybedince “ah” ile “vah” başlıyor. Bir zamanlar Halide Nusret Zorlutuna “Git Bahar” adlı şiirinde “Çekil bu gölgeli yolda gezinme, / Bahar bakışların yine pek sarhoş. / Yanılıp gönlüme misafir inme,/ Kapısı kilitli, mihrabı bomboş, / Mâbettir orası, meyhane değil!” demişti. Baharın coşkusunu, hercailiğini, tazeliğini kalbine kabul etmeyen sanatçı, gelecek, bahar özlemiyle deli divane olacaktı. “Gel Bahar” adlı şiirinde, baharın gelmesini, yolun karlarını eritmesini, bülbüllerin şarkılarını dinlemesini, güllerin kıpkızıl şarabını içmesini, dünyanın bir meyhane olduğunu söyleyecek çok güzel bahar tasvirlerinin arkasından şiirini şöyle bitirecekti:

“Gel bahar, gel bahar yakınlarda gül!

Denize renginden armağan bırak:

Ufuklarda gezin, semaya süzül,

Sonra yavaş yavaş içime ak

Gönlüm hasretinle divanedir gel!”

 Bahar denilince, Orhan Veli’yi anmamak ve “Beni bu güzel havalar mahvetti” dememek mümkün mü? O nu da O nu da mayıs başında yazayım.