Türk dizleri sorgulanmaya devam ediyor. Doç. Dr. Ebülfez Süleymanlı, Türkiye’de olduğu kadar, yurtdışında da çok geniş bir coğrafyada izlenilen Türk tv dizilerinin, içerde aile ve topluma verdiği zararlar kadar, yurtdışında Türkiye’nin ve Türk toplumunun yanlış tanınmasına neden olduğunu söylüyor.

Uzun yıllardır ülkemizde tarışma konusu olan, fakat ne yazık ki tabir yerinde ise almış başını gidiyor dediğimiz bir tv yayınları ve dizi filimler ve aile programlarındaki seviyesizlik, Türk aile yapısını, Türk Milletini ve değerlerin tahrip etmeye devam ediyor. Ancak, dikkatlerden kaçan bir konu daha var ki, bu sorumlu ama sorunlu yayın anlayışının verdiği tahribat ve yıkıcı olumsuz eti sadece Türkiye ile sınırlı kalmıyor. Balkan ülkelerinden, Ortadoğu’ya, Kafkaslardan Türkistan’a (Orta Asya Türk Cumhuriyetleri) ile yurtdışında yaşayan'Diziler Dışarıdaki İmajımızı Bozuyor' Türkler ile yabancı dillere çevrilmeleri de dikkate alırsak, çok geniş bir coğrafya ve insan topluluğuna hitap eden bu dizlerin, Türk milletini, Türk ailesi, kültürü, örfü, adetini, ahlaki değerlerini, kültürünü ne kadar doğru yansıttığı tartışılmalı. O kadar çok ve etkili ve her geçen gün içeride ve dışraıda derinleşen bir yara haline gelen bu tv dizi ve aile (yıkım) programlarına ya da tarihi ! dizlere bakarak Türkiye ve Türk Milleti ne kadar doğru tanınıyor acaba? İşte bütün bu hassas sorulara , yaklaşık 25 yıldır İstanbul’da yaşayan Azerbaycan Bakü doğumlu Doç. Dr. Ebüfez Süleymanlı ile cevap aradık. Medya, gençlik, aile ve sosyla ilişkiler ve medya hakkında çok sayıda makalesi ve kitapları bulunan, Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı olan Süleymanlı’nın, Türkiye’de olduğu kadar, yurtdışında da yayınlanan Türk dizi ve programlarının, nasıl bir tahribata neden olduğu ve neler yapılması gerektiği ile ilgili görüşlerini sizler ile paylaştık.

Türkiye’de kaç yıldır yaşıyorsunuz? Azerbaycan’da, SSCB döneminde Türkiye’yi nasıl tanıyordunuz?

1975 yılında Azerbaycan’ın Ucar ilçesinde doğdum. İlk, orta ve lise öğrenimini burada tamamladım. 1991 yılında Azerbaycan’dan Türkiye’ye gelen ilk öğrenci grubunun içinde yer aldım. Aslında 1991 yılından hesaplarsak, yaklaşık 25 yıldır Türkiye’deyim. Ama tabii doktoradan sonra 10 sene ara verdim. Bu süre zarfında. Azerbaycan’da çalıştım. Fakat bu dönemde bile senede en az 2-3 kez konferans, toplantı gibi nedenlerle, Türkiye’ye gelmeye devam ettim. Bunları da hesaba katsak, 25 sene diyebiliriz. Fakat aktif çalışma hayatı olarak 4 senedir Türkiye’deyim. Sovyetler Birliği döneminde Azerbaycan diğer cumhuriyetler gibi dışarıya kapalı bir hayat sürüyordu. Ayrıca Sovyet rejiminin bütün gücüyle ve kurumlarıyla ‘Türk’e karşı ve özelde Türkiye’ye karşı “barbar”, “geri kalmış”, ‘feodal’ gibi yakıştırmalarla Türkiye tezini işliyordu. Özellikle ders kitaplarında, müfredat programlarında yer alan bilgilerle halkın Türklük bilincini yok etmeye, tahrip etmeye çalıştılar. Bütün resmi kurumlarda ‘sizler Türk değilsiniz, Türkler yalnız Türkiye’de yaşayanlardır’ telkini yapıldı, her bir Türk boyuna "sizler ayrı ayrı milletsiniz, sizlerin kendi ana dilleriniz var, bu diller de Azerbaycan, Kazak, Kırgız, Tatar, Özbek ve başka adlarladır denildi. Bunun için özellikle 1930’lı yıllarda sayıları binlerle ifade edilen milli bilince, Türklük şuuruna sahip aydınların çoğu Pan-Türkist damgası vurularak, hapsedildi, sürüldü ve yok edildi. Bütün bu baskı ve sindirme politikalarına rağmen toplumsal hafıza olarak da isimlendirdiğimiz olgu sayesinde Türk kimliğinin ve insanların Türkiye’ye karşı sevgisini önüne geçemediler. Mesela ben babamdan çocukken Atatürk ismini çok duymuşumdur. Atatürk’den hep övgüyle bahseder, onun ve diğer Türk Paşalarının Azerbaycan’ın Ermeni çetelerinden nasıl temizlediğini anlatırdı. Yani bir anlamda Türkiye sevgisi halkın genetik kodlarında bulunuyor. Bu dayatmacı zihniyet 1980’li yılların ortasından sonra kırılmaya başladı. Özellikle 1988’den itibaren baş gösteren Azerbaycan Halk Harekatıyla birlikte Türk olma şuuru zirve yaptı. Halk kendi gerçek kimliğine bir anlamda yeniden kavuşmuş oldu. Bütün bu konuları Azerbaycan örneğinde doktora tezimde ele almaya çalıştım ve daha sonra bu tez 2003 yılında Ötüken yayınlarından‘ Milletleşme Sürecinde Azerbaycan Türkleri’ başlığıyla kitap olarak yayınlandı.

‘Sovyet Azerbaycanı’ devrinde, Türk Tv ve radyolarını ile izleme imkanlarınız var mı idi? Bu tanımada yazılı ve görsel medya etkisi nasıldı?

Sovyet döneminde Türk tv’lerini ve yazılı medyasını takip etmek imkanı hemen hemen hiç yoktu. Yalnızca Türkiye sınırına yakın Nahçivan köylerinde, TRT çıkıyormuş. İnsanlar bu programları izlemek için, Nahçivan’a giderlermiş. Bir de parazitle de olsa, Türk radyosu dinlenirmiş bazı yerlerde. Değerli Hocamız Prof. Dr. Ramiz Asker, bu dönemi konu alan ve Türkiye Hasretini anlatan ‘Görmeden Sevdiğimiz Büyük Büyük Türkiye’ başlıklı yazısında, durumu şöyle özetliyor: ‘Nasıl zevk alırdık, canlı Türkçe’den. Krallar ve Kaptanlar dizisine meftunduk. Milli Kurtuluş konulu filimleri nasıl da severdik. Zeki Müren, Mediha Şen Sancakoğlu, Bedia Akartürk, Nuri Sesigüzel gibi üstadların, Türk sahnesinin Emel Sayın, Barış Manço, Ajda Pekkan, Sezen Aksu  gibi yeni yıldızlarının şarkılarına doyamazdık. Gece iki’den sonra, parazit yavaşlıyor, yayınlar çıkıyordu. Bir Gece’nin içinden programı, bir Bengül Erdamar vardı. Hasretimizi avutan türküler, şarkılar vardı…’

 TÜRK MEDYASINA BÜYÜK SORUMLULUK DÜŞÜYOR

SSCB den sonra, yeni dönemde, Türkiye’yi nasıl tanıdınız? Bu yeni süreçte tanıma ve takipte, medya etkisi nedir?

1991`de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’ı tanıyan ilk ülke Türkiye oldu. Bundan sonraki süreçte, dünyada örneğine az rastlanan bir dostluk, kardeşlik  ilişkisi başladı. Geride kalan çeyrek asırlık dönemeçte ilişkilerimiz, her alanda giderek derinleşti. 'Diziler Dışarıdaki İmajımızı Bozuyor'Kuşkusuz Türkiye ile Azerbaycan arasındaki siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerin gelişmesinde medyanın çok önemli bir yeri var. Özellikle bağımsızlıktan önceki dönemde, gerek 20 Ocak Katliamı (20 Ocak 1990), gerekse de Hocalı katliamı (26 Şubat 1992) gibi elem olayların dünyaya duyurulmasında, Türkiye medyası üzerine düşen görevi yapmaya çalıştı. Fakat nedense bağımsızlıktan sonraki süreçte, bu ilgi giderek azaldı. Ulusal medyada Azerbaycan ve genel olarak Türk cumhuriyetlerine ilgi düzeyi çok düşük. Bu da ister istemez Türkiye’de, insanların bu bölgeye ilişkin ilgi ve bilinçlenme düzeyinin, olması gerekenin altında olmasına neden oluyor. Oysa örneğin Azerbaycan basını, Türkiye gündemini yakinen takip ediyor, bu yüzden Türkiye’de vuku bulan bir olay, aynı anda Azerbaycan’ın da gündemini oluşturuyor. En son Soma faciası, Ankara ve İstanbul’da yapılan terör eylemleri ve Türk asker ve polisinin şehit olması, özellikle basının yoğun ilgisi sonucunda, Azerbaycan’da da ciddi tepkiye neden oldu. İnsanlarımız Türkiye ile birlikte olduklarını, acılarını paylaştıklarını sosyal medya ve diğer mecralarda dile getirdiler. Bu bakımdan Türk televizyonları ve basını bu ilişkilere, daha önem verirse bölgedeki işbirliğimizin güçlenmesi ve güçlü devlet anlayışımıza katkı sağlayabilir. Bu nedenle Türk medyasına büyük sorumluluk düşüyor .

MEDYA, KİŞİ VE TOPLUMU, KENDİSİNE YABANCILAŞTIRAN BİR ARAÇ DURUMUNDA

Türkiye’de yaşıyorsunuz. Yazılı ve görsel medyanın yayınlarından aile, çocuk, genç ve genel olarak toplum nasıl etkileniyor? Sosyal, siyasi, kültürel , toplumsal ilişki ve diyalog ve kişilik yapılanmasında açısından…

Günümüzde toplumsal yaşamın, kültürel ve siyasi alanın önemli bir unsuru olan medya, günlük yaşamımızı ve değer sistemlerini giderek daha çok etkilemektedir. Maalesef bu etkileme , daha çok olumsuz yönde olmaktadır. Milli kültürü yıpratıcı, bireylerin kişiliklerini ve ruh sağlıklarını bozucu nitelikte, bir etkileme söz konusudur. Bu etkilenmeden her kes eşit şekilde pay alıyor. Yani çocuk, yetişkinden daha fazla etkileniyor yargısı o kadar doğru değil. Medya bunu öncelikle siyasetten sağlığa kadar, her şeyi magazinleştirerek yapıyor. Hatta günümüzde, dinle ilgili hususlar bile medya aracıyla magazin malzemesi olmaktan kendini koruya bilmiş değil. Medya diziler, eğlence ve magazin programları, çeşitli yarışma türleri yoluyla, kişiyi kendisine ve topluma yabancılaştıran bir araca dönüşmüş bulunmaktadır. Gerçeği manipüle eden bu araçlar, kişiyi gerçek olmayan sanal bir yanılsama dünyasına itiyor.

TOPLUMSAL DUYARLIK OLUŞUMUNDA, MEDYA DAHA DUYARLI OLMALI

Fert ve toplum olarak, tv yayınlarının aile, milli ve manevi değerlerin korunması kazanılması ve yaşatılması üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkileri nedir?

Toplum yararına olan konularda, gerekli hassasiyeti göstermek toplumsal duyarlılığın önemli göstergesidir. Özellikle yaşadığımız bu çağda, toplumsal duyarlılık kazandırılmasında, medyanın gücü yadsınamaz. 'Diziler Dışarıdaki İmajımızı Bozuyor'Dolayısıyla medyanın kullanımı, ayrı bir sosyal sorumluluk, hassasiyet ve titizlik gerektirmektedir. Çünkü çok kısa sürede yayılabilen haberlerin, meydana getireceği, belli bir yönde kamuoyu oluşturabilmektedir. Toplum içinde beğenmediklerimizi sadece eleştirmekle kalmayıp, olumsuz olanı değiştirebilmeyi hedefleyerek sorumluluk üstlenmemiz gerekir. Bu anlamda Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji bölümü olarak üniversitemizin bu bağlamdaki temel misyonunu da rehber edinerek, gençlerin katılımıyla, onların üretgen fikir ve girişimleriyle yaptığımız bir çok etkinlikte toplumsal duyarlılık konusunda, farkındalık oluşturmayı amaçlıyoruz. Yenilikçi projelerle toplumsal sorunların çözümüne katkı sağlamaya çalışıyoruz. Özellikle aile, göç , toplumsal güven gibi toplumsal sorunların Türkiye ve diğer Türk topluluklarının toplumsal hayatları üzerindeki etkileri üzerine, karşı karşıya olduğu reel-politik ve toplumsal sorunlar gibi alanlarda, çalışmalar yürütüyoruz. Üniversiteler, aynı anda çok fazla öğrenciye ve toplumun çeşitli kesimlerine ulaşılabilir olma özellikleri nedeniyle, önemli bir yer ve öneme sahip. Bu fırsatı iyi değerlendirmemiz lazım, gençleri daha fazla toplumsal duyarlılık projelerine katmamız lazım.

TV DİZİLERİ, YURTDIŞINDA TÜRK TOPLUMUNU DOĞRU ANLATMIYOR

Türkiye’deki kanallarda yayınlanan dizlerin, yakın ve uzak coğrafyada izlenildiği ve geniş kitleler tarafından takip edildiği bilinmektedir. Bu dizileri, Türkiye’nin tanıtımı ve imajı prestiji açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Son dönemlerde sayıları hızla artan Türk dizileri Azerbaycan'da uydu anten ve kablolu televizyon aracıyla, direk Türk televizyon kanallarından, diğer Türk cumhuriyetlerindeyse, daha ziyade Türk lehçelerine tercüme yapılarak yerel televizyon kanallarında oynatılıyor. Bazı dizi yapımcıları bunun Türkçenin ve Türkiye''nin tanıtımı bağlamında önemli bir araç olarak tanımlamaya çalışsalar da, işin aslı öğle değil. Evet bu dizilerin büyük bir ilgiyle izlendiği ve bazı dizilerin izlenme rekorları kırdığı ve buna orantılı olarak, Türkiye’ye ilginin artmaya başladığı bir gerçek. Fakat bir başka gerçek de, bu dizilerin Türkiye''nin özellikle ahlaki ve tarihi boyutta imajını zedelediği ve Türk toplumuyla ilgili, bu coğrafyada hak etmediği yanlış yargının uyanmasına sebebiyet vermesidir. Nitekim Azerbaycan'da 2012 yılında başkanı olduğum ''Aktüel'' sosyolojik araştırma kurumunun 520 katılımcı üzerinde yapmış olduğu ''Medya ve Toplum'' konulu araştırmasında katılımcıların yüzde 62'si dizilerin ve özellikle Türk dizilerinin manevi değerleri zedelediği yönünde görüş beyan etmişlerdi. Benzer bir süreç 1980'li yılların sonlarına doğru da yaşandı. Bu toplumların Türkiye özlemi çektikleri bir dönemde Türkiye hakkında ilk izlenimleri hangi kanallardan geldiği günümüze değin şüpheli olan erotik içerikli Yeşilçam filmleri üzerinden oluştu. Bu dönemde de bölge halkı bu filmleri çok büyük ilgiyle seyrediyor ve bu filmlerde olup bitenleri Türkiye''nin gerçeği gibi algılıyorlardı. Belli bir süre sonra bu filmlerdeki sahneler Türkiye hususunda olumsuz kareler gibi halkın bilinçaltına yerleşmiş olacak ki, daha sonra geçiş sürecinin sancılarından doğan bir takım ahlakı boyutta sorunlar baş gösterince bunun faturasını Türkiye' ye çıkaranlar oldu. Benzer bir süreçle şimdi de karşı karşıyayız.

 KÜLTÜRLER ARASI YAKINLAŞMA, CİDDİ BİR POLİTİKA GEREKTİRİR, MAGAZİNLEŞTİRİLMEMELİDİR

O halde, Türkiye ve Türk medyası, sizce ne tür programlar ile izleyicilerinin karşısına çıkmalı?

Ayrıca Türk Cumhuriyetlerini oluşturan toplumlar arasındaki ilişkilerin dizi, film, ses yarışmaları, eğlence programları gibi popüler kültür araçları üzerinden gelişmesi çok da sağlıklı bir durum değil. Biz özellikle kültür alanında halkları daha fazla bir-birini yaklaştıracak ve kültürel bütünleşmeyi sağlayacak politikalar üretmemiz gerekir. Bilim, kültür, edebiyat gibi alanlarda faaliyet gösteren kişiler arasında ilişkilerin geliştirilmesi çok önemli. Bu bağlamda 2003’den bu yana kurulan ve bugüne değin 6 Büyük Kongre ve çeşitli etkinlikler gerçekleştiren Türk Dünyası Sosyologlar Birliği’nin çalışmalarını ve geçen sene İstanbul’da kurulan , başkanlığını dünyanın sayılı filozoflarından biri olan Prof.Dr. Selaheddin Halilov’un   yaptığı Uluslararası Felsefe Araştırmaları Derneği’nin (UFAD) çalışmalarını örnek olarak gösterebiliriz.

DOÇ.DR. EBÜLFEZ SÜLEYMANLI KİMDİR?

1975 yılında Azerbaycan’ın Ucar ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini burada tamamladı. 1991 yılında Azerbaycan’dan Türkiye’ye gelen ilk öğrenci grubunun içinde yer aldı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde lisans eğitimini tamamladı. 'Diziler Dışarıdaki İmajımızı Bozuyor'1995 yılında lisans eğitimimi tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı-Sosyal Değişme Anabilim dalında yüksek lisans yaptı. Buradan mezun olduktan sonra, aynı yıl (1998) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde doktora eğitimine başlayıp, “Azerbaycan’ın Yakın Tarihinde Milli Kimlik Arayışlarının Sosyolojik İncelemesi” adlı tezle doktor unvanını aldı. 2012 yılında, yine Türkiye’de girmiş olduğu doçentlik sınavında başarılı olarak, sosyoloji alanında bu unvanı kazanmış oldu. Uzun süre Azerbaycan’ın çeşitli üniversiteleri ve bilim merkezlerinde, bilimsel faaliyetlerde bulundu. 2012 yılında yeniden Türkiye’ye dönerek, burada çalışmaya devam etti. Halihazırda, Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı olarak akademik çalışmalarını sürdürmektedir. Türkiye’de,   yayınlanan ‘ Milletleşme Sürecinde Azerbaycan Türkleri’ Kimlik’ adlı kitabı ile birlikte, aile, göç ve gençlik konularını, sosyolojik yönden ele alan beş kitap ile yurtiçi ve yurtdışı akademik dergilerde yayınlanmış, 70 bilimsel makalesi bulunmaktadır. Aynı zamanda, Türk Dünyası Sosyologlar Birliği başkan yardımcılığı, Avrasya Sosyal Araştırmalar Merkezinin başkanlığı ve Uluslararası Felsefe Araştırmaları Derneği (UFAD) Yönetim Kurulu Üyeliği görevini yürütmektedir.