Türkiye siyasetinin kronik hastalığıdır. Ayrıntılara boğulur, "laf giydirme" ile günü geçirir, seçimden önce şöyle bir meydanlarda bağırıp çağırır, sonra da seçim sonuçları üzerinden "derin analizler" yaparak zamanı tüketiriz. Parlamenter sistemin ağır aksak da olsa uygulandığı 1950'li yıllardan bu yana gündemin değişmeyen konusu "siyasi kavgalar" değil mi? "Memleket meselesi" diyemiyoruz farkındaysanız, tamamen siyasi atışmalarla tüketiyoruz enerjimizi.
1 Kasım 2015 seçimleriyle oluşan "en taze" parlamentomuzun 4 aylık çalışma takvimini şöyle bir gözden geçirin. Meclis'in "atışma" ve "gerginlik" dışında ürettiği bir şey kaldı mı aklınızda?
Elbette çok sayıda soru önergesi verildi, araştırma önergeleri sunuldu vs. Ama, ülkenin devasa sorunlarının çözümüne dönük ne bir yasa önergesi, ne de bir aksiyon geldi TBMM'den. Terörü kınarken bile, acılar üzerinden siyaset üretmeyi tercih eden bir zihniyet...
İşte bu yüzden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Parlamenter sistem buzdolabına konuldu" açıklaması kamuoyu tarafından tepki görmedi. Bir anlamda vatandaşlar "Meclis bunu haketti" diye geçirdi içinden ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'a "zımmen" de olsa destek vermiş oldu.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'ın "erken seçim yok" ve "anayasa için ayrı, başkanlık sistemi için ayrı sandık konulabilir" açıklamasına "Meclis iradesine müdahale" tepkisini gösteren milletvekilleri, özde haklı olsa da, ortada olmayan bir iradeye saygı beklemeleri biraz absürd değil mi?
* * *
TBMM'nin, Anayasal misyonunu ve temel görevini yerine getirmek yerine, ucuz siyasi polemiklerle dönemlerini kapatması, demokrasiden umudunu kesenlerin sayısını her geçen gün artırıyor.
Önceden "Sallandıracaksın Taksim'de 5 tanesini" diye cümleye başlayan insanlar, artık "Bizim siyasetçilerden birşey olmaz" diyor ve siyaseti elinin tersiyle gündeminden çıkarıyor.
Herhangi bir siyasetçinin en flaş açıklaması bile, bir "magazin figürü" kadar ilgi çekmiyor artık. Siyaset kurumu çöküyor, siyasete inanç tükeniyor, parlamento kendi kendine ötenazi uyguluyor adeta.
12 Eylül 1980 öncesinde siyasetten ağzı yanmışları bir kenara bırakırsak, bugün siyasetle kim ilgileniyor? O dönemde siyasetin acısını çekmiş insanlar ile, sonraki nesilden "siyasetten nemalanan" insanlar...
Acı ama, gerçek böyle. 12 Eylül'den sonra, iktidar değiştikçe partisini ve liderini değiştiren kalabalık bir güruhun işi oldu siyaset. Oradan oraya göçüyorlar ve elde ettikleri konumun bozulmaması için de ellerinden geleni yapıyorlar.
* * *
Terörün, ülke gündeminde ilk iki sırayı işgal ettiği 40 yılı geride bıraktık neredeyse. Bu alanda söylenecek çok söz var ama ülkemizin terör kadar acil sorunlarla karşı karşıya olduğunu farkedemiyor muyuz?
Kirlenmemiş, çürütülmemiş, bir şekilde kişisel menfaatlere alet edildiği için hırpalanmamış manevi değerimiz kaldı mı gerçekten? Manevi değerlerimizi tükettiğimizde, bizi "toplum" yapan, bir arada yaşamamızı sağlayan ne kalacak elimizde? Artık "komşuluk", "ahbaplık", "arkadaşlık", "akrabalık" gibi mefhumların yerini "menfaat ortaklıkları" almaya başladı farkındaysanız. Yıllarca "irtica" diye diye varoşlara ittiğimiz için "illegal" büyüyen tarikatler içerisinde bile "menfaat" savaşları yaşanıyor, gördüğünüz gibi.
Gazetelere, televizyonlara, internet sitelerine vs. hepsinin yansımadığına bakmayın siz. Her gün polis-jandarma kayıtlarına giren o kadar çok "cinsel suç" işlenir oldu ki, endişelenmemek elde değil. Önceden "marjinal" gelen ve "milyonda bir" denilen hadiseler bile sıradan hale geldi artık. "Swinger" dedikleri "eş değiştirme" partileri sıradanlaştı adeta.
Köy imamının, 14 yaşındaki kız çocuğunu taciz edişini araç kamerasıyla kaydetmesi sayesinde yakalanması bile "yuh artık" dedirtmiyor kimseye. Öğretmeninin tecavüzüne uğrayan öğrenci, intihar edince gündeme oturuyor.
Uyuşturucu kullanma yaşının 13'e düştüğünü hem adli kaynaklar, hem de uzmanlar haykırıyor, tek sütunluk haber bile olmuyor artık... Fuhuşun yaşı da düştükçe düşüyor.
Ortak acılarımız git gide azalıyor. Ortak sevincimiz ise "parti bayrağı" veya "takım rengi" ile sınırlı. Acıda bölünmüşlük, sevinçte ayrı gayrılık...
Bunları ve anlatamadığımız daha fazlasını görerek "ülkeyi böldürtmeyiz" diyenlere "İnşallah" demekten başka ne gelir ki elden?
Bugünü ıskalayan "yönetici"ler, yarınlarda hiç hayırla anılmayacak, haberleri olsun...