Kar ne kadar çok yağarsa yağsın, yaza kalmaz, diye bir atalar sözümüz vardır. Karın çok yağması bereket anlamındadır Anadolu’muzda. “Kar yılı, var yılı” sözü bunun için söylense gerek. İstanbul’da musluktan akan su demek.

Her şey bir yana, Anadolu’da kış, hayvanlarının samanı, yemi az olan, yeygisi yiyeceği kıt olan, odunu, kömürü, ayağında ayakkabısı, sırtında paltosu, mantosu olmayanlar için erken gelen, geç giden bir mevsim.

Şarkışlalı Serdarî, 1900’lü yılların başından bir durum tespiti yapıyor:

“Rençperin sanatı bir arpa tahıl

Havasın bulmazsa bitmiyor pahıl

Tecelli olmazsa neylesin akıl,

Dördü bir okka dolumuz bizim.

Sekiz ay kışımız dört ay yazımız

Açlığından telef olur bazımız

Kasım demeden buz tutar özümüz

Mayısta çözülür gölümüz bizim

….”

Belli ki, Ruhsatî deniz seviyesinden 1750 metre yükseklikte olan Kangal’ın Deliktaş köyünde çok zor bir kış geçirmiş. Yaz günlerine kavuşmanın sevincini yansıttığı destanından birkaç dörtlük alıyorum:

“Şöyle barhaneye çeksin göçünü

Şükür Yaradan’a belli yaz geldi

Uzun kısa gücük mücük defoldu

Cennet’in misali allı yaz geldi

Karakışın eksik olmaz dumanı

Zemheri de hiç vermiyor amanı

Yine mart ayının vardır imanı

Gözyaşı dökerek selli yaz geldi

Misafir alıyor dağların başı,

Şükür gitti evden kışın telaşı

Yaz çiçeği çiğdem gösterir başı

Usul boylu ince belli yaz geldi

Ruhsatî, bir başka şiirinde yazın geldiğini sevgilisine müjdeliyor. Çünkü baharın gelişi başka duyguları uyandırmaktadır:

“ / Daha gözleyim mi ey mavi donlu / İşte görüyorsun sunam yaz geldi / Kalmadı eridi dağların karı / Nice bir ah ile yanam yaz geldi // Kaba yel değdi de söküldü seller / Bülbül dile geldi açıldı güller / Herkes sevdiğine nâmeler yollar / Ben de Kerem gibi yanam yaz geldi…”

Kara kış, karlı dağlar, halk hikâyelerimizde de yer alır. Ruhsatî’nin “Kerem gibi yanam” sözü bana Kerem’in Laleli dağında tipiye tutulmasını hatırlattı. Bu hikâyeyi yarın anlatayım.

Kerem’le Sofu, Laleli dağında bir tipiye tutulurlar. Öyle bir tipidir ki, göz gözü görmez. Rüzgârın uğultusu kulakları sağır eder. Savurduğu karlar insanın yüzüne kırbaç gibi çarpar. Yol gösterecek ne in ne cin vardır. Tipi değil sanki Nuh’un tufanıdır. Atları Al rüzgâr la, ak yağmur yıkılıp kaır. Damarlarındaki kan donmuş, cansız bedenlerinin üzerinden karlar savrulmuştur. Güç belâ bir mağara bularak içine sığınırlar. Bir gün, iki gün, üç gün.. Tipinin duru durağı yoktur. Kerem de, Sofu da atlarının ölümüne çok üzülürler: Kerem atlarına ağıt düzmektedir:

“…..Söylemeye ederim ar,

Dayanılmaz bir çilem var.

Bu mağrada Kerem naçar

Al rüzgâr ile ak yağmur.”

Tipi dinmek bilmez. Bir süre sonra atlarının ölümünü unutur, kendi canları korkusuna ve kara karamsarlığa düşerler. Bir yere gitmeleri, dışarıya adım atmaları imkânsızdır. Kerem, Aslı’yı düşünür; “Demek ki gülümüz, artık ahrette açacak. Kavuşmamız mahşere kaldı.” diye inler. Alır sazı eline söylemeye başlar:

“Laleli dağında yolum azdırdım,

Çağırırım kadir Mevlâ aman hey!

Bir yanımda yağmur yağar kar serper,

Bir yanımda yüce dağlar duman hey!.”

Kerem’in sözü bitirir ki, kar yerine sanki kor yağar. Kayalar buram buram terlemeye başlar. Bir derviş peyda olur.

Kervan Kıran türküsünün hikâyesini bilirsiniz. Kayseri-Sivas arasında Lelali Beli’nde erken doğan yıldız, kervanın yola çıkmasına sebep olur. Tipiye yakalanan kervan donar. Bahar gelince eriyen karların altından cesetleri çıkar.

Gurbet ve sıla duyguları halk şairlerimizin ana temasıdır. Turnalar gurbetten sılaya, sıladan gurbete haber götürüler. Yol vermez karlı dağlar ise aradaki engeldir. Onun için özleminin kefaretini karlı dağlar üzerine yığmamış halk şairi yok gibidir. “Şu karşıki karlı dağlar” motifiyle başlayan manileri, koşmaları alt alta koysanız bir kitap oluşturur.