Önyargılar, ön kabuller, yaranma kaygısı, patronun diğer işlerinin sekteye uğraması korkusu, otosansür vesaire derken maalesef "gazetecilik" can çekişir hale geldi. Bunu, mevcut siyasi iklimle falan ilişkilendirmek, geçmişin "tüketici ve çarpık yapılanmasını" inkâr etmek olur. Gazetecilik gibi evrensel ve saygın bir meslek, maalesef el birliği ile yerlerde sürünür hale getirildi.

Artık köşe yazarları, yazılarını diğer köşe yazarlarına ve bir grup siyasetçiye duyurmak için yazıyor. Ya da diğer meslektaşlarını mensup olduğu kesimin tribünlerine jurnallemek için. Genellikle "karşı takımın" kalemşörlerini kendi tribünlerinin önüne atıp linç etmek için "döşeniyorlar" yazılarını ama arada bir de "mahalle içi kavgalara" dalıp gidiyorlar. Aynen bugün gördüğümüz gibi.

"İktidar nimetlerinden yararlanmak" ve "muhalefet nimetlerinden nemalanmak" gibi cümleler kuruyorlar aynı mahallenin yazarları birbirleri için.

* * *

Kamu görevi, kutsal bir iş. Neticede halka hizmet götürülen bir makamda, özveri gerektiren bir koltuğu doldurmak şart. Devletin gücünü, halkın yaşamını daha kaliteli ve kolay haline getirmek için kullanır kamu görevlisi.

"Denetimsiz" her güç gibi, kamu gücünün denetimsizliği de bazen sakıncalı sonuçlar doğurur. İnsanın "şaşar beşer" oluşu, duygusallığı, rehaveti daima hataya gebedir çünkü. Kamu gücünü şahsi menfaatleri için kullanarak "suç işleyen"lerin dışında, bir de "iyi niyetle" yapılan hatalar vardır. Sonuç aynıdır. Kamu gücü heba edilmiştir, enerji boşa gitmiştir.

Devletin kendi iç denetim mekanizmaları elbette sürekli çalışır. İşin içine "siyasi tasarruflar" girmediği sürece de, hata yapanlar bedelini öder. Kimi koltuğunu kaybeder, kimi daha pasif bir göreve tayin edilir, kimi de "suistimal" yaptıysa eğer, daha ağır cezalarla "mahcup" bir hayata mahkûm edilir.

Halkın, kamu görevinin aksadığı hallerdeki mağduriyetini dile getirecek olan, halk adına kamu gücünün sınırsız ve ölçüsüz kullanımına dikkat çekecek olanlardan biri de gazetecilik mesleğidir.

* * *

Gerek seçimle gelen siyasetçi, gerekse atamayla gelen bürokrat, "her sokakta bir kaç eve giren" ve ciddiye alınan bir yayın organının diline düşmek istemez. Siyasetçi, seçmeni karşısında, bürokrat da kendisini o göreve getiren devlet erkine karşı mahcup olmaktan kaçınır.

Gazeteci, gerçeği çarpıtmadan yazar, sorunu dile getirir, eğer sorunun kaynağı siyasetçi veya bürokratsa bunu da haberiyle anlatır. Haber, sadece halkı değil, hata yapan, ihmal eden siyasetçi veya bürokrat hakkında üst yönetim organlarını da bilgilendirir.

Haberci, "asli müşterisi" olan vatandaşların tercümanı olmuştur. Ama aynı zamanda "siyasi sorumluluk" makamında olanları da bilgilendirmiştir. Haberin, halka, yani "cumhur"a ulaştığını bilen siyasetçi de, bürokrat da o bilgiye kayıtsız kalamaz. Gereğini yapmak, sorunu çözmek için seferber olur...

Olması gereken mekanizma budur yani.

* * *

"Yaygın basın" denilen "iri gazeteler" artık bu mekanizmayı işletmiyor, işletemiyor. Nedenleri belli ama öyle birkaç cümlede anlatmak mümkün değil. Kitap yazılsa yeridir.

Ülkenin "çağın gereklerine uygun" bir yönetim yapısına sahip olması için "denge-denetim" mekanizmasının sağlıklı işlemesi şart. Bu mekanizmanın sağlıklı işlemesi için de, yine sağlıklı bir "dördüncü kuvvet"e ihtiyaç var. Her yıl iletişim fakülteleri yüzlerce gazeteci adayı mezun ediyor ve bu mezunlar eğitimini aldıkları mesleğin dışında sektörlerde "ne iş olsa yaparım" diyerek iş arıyor.

Demokrasiyi yeniden inşa edecek ve sağlıklı bir yapıya kavuşturacaksak eğer, bunun için önce basını yeniden yapılandırmak, ayağa kaldırmak zorundayız.

Bunun başlangıç noktası da, yerel basın olmalıdır.

Her şehrin kendi iç gündemini makro planda oluşturduğu, bir ilçede olan bitenin diğer ilçelerde de duyulduğu "şehir gazeteciliği" yani. Başarılı ola kamu yöneticisinin övüncünü, başarısız olanın da çapsızlığını sokaktaki komşusuna, çarşıda-pazarda karşılaşacağı vatandaşa aktaracak bir mekanizma...

Şehirdeki ortak kullanım alanlarına ulaşan, "göz yumsun, yanlışımızı görmesin" diye değil, "gerçekler duyulsun" diye destek verilen bir yerel basın gücü...

Düşünsenize; kamu hizmetinde bulunanlar "nasıl olsa kimse duymaz" veya "kimse kıymetini bilmez" boşvermişliğinden kurtulmuş, vatandaşın karşısına "alnı açık, başı dik" çıkma mecburiyeti duyuyor.

Ne güzel olur değil mi?