Emekli, asgari ücretle çalışanlar, dar gelirliler; en sorumluların dahi gariban etiketini yakıştırdığı vatandaşlarımızın öfkelerini feveran ettiği günde, ülkemiz bayrağımıza hakaret eylemi ile karşı karşıya kaldık.

En büyük ulusal duyarlığımızın bam teline basış, (yediden yetmişe demek noksan olur) en küçüğümüzden en yaşlımıza kadar hepimizin dillendirdiği bütün sorunları unutturdu. Kızgınlık, öfke ve içerleme duygularımızı zirveye taşıdı. Ulusal öfke, ülkeyi kasıp kavurdu. Yurdun dört yanında gösteriler, sosyal medyada bayraklı paylaşımlar sürekli tekrarlanıyor.

Bazen günü birlik duygu, izlenim aktüalitesinin içine girmekten yoksun kaldığım oluyor. Rahatsızlık, tedavi, görev nedenlerinle yazı masasından uzak kalacağım günler için yazılarımı yedekliyor, gazetenin yazı işlerine gönderiyoruz. Önceden belirlediğimiz sıralama dışına çıkmamız, araya yazı sokmak olanağımız olmuyor.

Bu nedenle özrümü sunarken, çoraklaşmaya yüz tutan bilgi dağarcığımın elverdiği kadar, üç gün bayrak folklorumuzun geçmişinden günümüze yolculuğunu, son yazımı da hamasi bayrak duygularını anlatarak bitirmek diliyorum. Yılın son iki günü, gecikmeli de olsa kar kış yazılarına ayırmak mümkün olabilir. Kim bilir hızımı alamaz da gücük şubata sarkarsam bağışlayınız.

Yazıma bir bilmece ile başlamak istiyorum:

"Gökten ay ve yıldızı kopardılar, kanımızın içine koydular. “

Sanırım, bilmecenin yanıtının "Bayrak” olduğunu bilmeyen yok.

Önce bayrağın tarihi geçmişine kısa satırbaşları ile göz atmakta yarar görüyorum.

Bayrağın ilk kez hangi devlet tarafından kullanıldığı bilinmiyor. Ancak, tarihin çok eski dönemlerinde bayrağın var olduğu kayıtlı.

İki gün önceki yazımda söz ettiğim, Divanü Lügat-it Türk'te 'Batrak” şeklinde yazılan bu kelime “savaşta kullanılan ve ucuna bir ipek parçası takılan mızrak” olarak tanımlanmakta. Bunun alp ve bahadırların bir simgesi olduğu anlaşılıyor. Aynı eserde geçen bir şiirin:

" Ağdı kızıl bayrak

Toğdı kara toprak

Yetsü gelip uğrak

Tokşup anın giçtimiz"

Kıtasında "bayrak” şeklinde kullanılarak, Oğuzların arasında böyle söylendiği belirtilmekte. Kimi lehçlerde bir erkek adı Badruk olarak geçmiş. İlk defa Eski Uygurca metinlerde, Sankritçe kökenli bazı alıntı sözlerle bir arada ve kötü ruhlara karşı koruyucu zırhlar olarak da anılmış.

Bazı Oğuz boyları ”bayrah" derken, Selçuklular "bayrak” demişler. Arapça'ya da bayrak diye geçmiş. Balkanlarda Osmanlılar zamanında Bulgarcaya bayrak, Sırpçaya baryak, Rumenceye bayrak diye girmiş.

Bayraklar günümüzde bir ulusun veya toplumun sembolü olarak kullanılıyor. Dört köşe, ya da düz, çeşitli renkler, işaretler resimler taşıyan bezlerdir. Önemli resmi bayraklarla, askeri kıtalarda kullanılan ve gemilerin arka tarafına çekilenlere ise sancak deniliyor.

Bazı dil bilginleri bayrak ve sancak kelimelerinin batırmak anlamına gelen "batrak" ile saplamak anlamına gelen "sapçak" kelimelerinden geldiğini ileri sürüyorlar

Birkaç cümle ile bayrakların kutsal olarak bilinmesinin kökenine gireyim:

Eski Türkler savaşlarda mızraklarının ucuna kırmızı bir ipek kumaş parçası takarlardı ve bunlara kutas, mızraklara takılan yaban öküzü kuyruğuna da "yak" derlerdi. Gerek İslamiyet öncesi, gerek İslamiyet sonrası kurulan Türk devletlerinin hepsinde bayrak kutsal kabul edilmişti.

Selçuklular ve Osmanlılarda bayraklar biçimlerine göre ad almaktaydı. At kuyruğundan olanlara tuğ, kumaştan olanlara bayrak, ince uzun olanlara "yalav" adı verilirdi. Yalav, alevden geliyor. Bayrak anlamı da alevle ilgili olabilir.

Yarınki yazımda, Osman Gazi’ye gönderilen egemenlik simgesi beyaz bayraktan söz edeceğim.