İlhan Geçer’in şiirlerinde musiki unsurları, makam adlarını ve terimler sıkça kullanmıştı:
• “Şarkılar hüzzamsız, çalgılar utsuz”
• “Hüzzam besteler çalan göklerimizden”
• “Delice bir inatla susmuş tamburlar”
• “Selim Han dolaşır suz-i dilâra ile...”
İçerik ve biçim açısından aykırı yeniliklere gitmeden, gerektiğinde yeni kelimelerle aşırılıklardan uzak, tatlı bir uyuma ulaştığını söyleyebiliriz. O, hurdaya çıkmış eskilere yer vermediği gibi, kaya parçası gibi kafalara çarpan uyduruk buluşlar peşinde de olmamıştır.
İlhan Geçer’in şiirleri, akıcıdır. Okuyanlar, anlama zorluğu çekmezler. Özellikle eski günlere özlem, yaşlı kişilerin gençlik sevgisi, geçmiş günlerin anıları ile konuşma, monotonluğa düşülmeden verilir.
“Düşmüş içime gölgesi
Alaca karanlıkların
Bakmaktan korkuyorum
Aynasına suların
Sıkışıp kalmış gibiyim
Güz hüzünlerinin dar sokağında
Şimdi uzak denizlerde aşkın yelkenlileri
Hatıralar tütüyor gönlümün ocağında
Acıya dönüşmüş gülüşü yıldızların
Kumrular uçup gitmiş saçaklarımdan
Yaşantımın yorgun tuvalinden
Silmiş çarpıcı renklerini zaman.
Yosun tutmuş sevda havuzundaki taşlar
Sonunda tükenmiş peteğin balı
Şimdi akşam çıkmazında bir yorgun ağaç,
Menekşeli bahçelerin haşarı dalı...
Görülmekte ki İlhan geçer, ruh halini, hayalleri aracılığı ile anlatmakta. Her zaman olduğu gibi burada da süslü etkisi uyandıran sıfatlar ve tamlamalar kullanıyor: “alaca karanlıklar”, “suların aynası”, “yıldızların acıya dönmüş gülüşü”, “yosun tutmuş sevda havuzundaki taşlar” örneklerinde olduğu gibi.
Alaca karanlıklar ve suların aynası sizi daha sonraki mısralarda açığa çıkacak olan sonbahar hüznüne ulaştıracaktır. Zaten İlhan Geçer’in şiirlerinde, geçen günlerin, gelip geçivermiş çocukluk ve gençlik yıllarının, ilk aşkların hüznü hep vardır.
“Nedense hep küçük istasyonların hali / İnsana hep hüzün verir / Tek başına unutulmuş gibi / Ağaç toprak ve demir / Cam arkasında solgun yüzlü bir kadın / Mahzun gözlerle bakar çekilir. ...
Nedense küçük istasyonlar bana / Buruk yalnızlıkları tattırır / Gurbeti acı acı çalar kampana / Kavruk ağaç kara vagon, gökte yıldızlar yalnızdır.
Hüznüyle kederiyle baş başa yorgun, / Yanında yöresinde renkler sapsarı / Terkedilmiş hatıralar gibidir / Ara istasyonların kül rengi binaları.
...”
Küçük İstasyonlar şiiri için, iç ve dış âlem, mekân, zaman gibi yorumlara girmeden, özetle diyebiliriz ki: “Küçük istasyonlar, kendi halinde yalnız insanlara benzerler. Şiirde, diğer aşk şiirlerinden farklı, Türkiye’nin ve Türk insanının içe dönük yaratılışının hayallerle örülü anlatımı bulunmaktadır. İstasyonlar ve tren insanlarımızda gurbetin, ayrılığın, özlemin, sembolü olmuştur. İlhan Geçer’de bu motifi sıklıkla buluruz.
Gurbet gurbet öten bir tren sesi
Ve son kampanayla başlayan hasretin
Unutacaksın bu şehrin garip gecelerini
Yıldızlarına uzanmayacak ellerin.
Yollar sana neşe bana keder verecek
Boynu bükük döneceğim odama
“Unut beni” diyordun ayrılırken
Unutmak kolay değil ama.
Düşün garip gecelerini bu şehrin,
Düşün yalnızlıklar içinde beni.
Hani bir resmim kalmıştı sende,
Onu olsun yalnız bırakma emi...
Bilinmez dünya hali bu,
Zamanla değişebilir insan,
Belki dönersin bir akşam vakti;
Bulutlarla o uzak diyarlardan!...
Üzüntünün olmadığı mutlu ve sevgi dolu yılların ardından artık sonbahar rüzgârları esmektedir. Sevgiliyi alıp götüren tren her şeyi değiştirmiştir. Mutluluk yağmurları yağan caddelere artık hüzün yağmurları yağmaktadır.
Dikkat ederseniz İlhan Geçer’in şiirlerinde, orta tabaka vardır. Eski bir İstanbul sokağı diyelim ki doğduğu Samatya. Burada eski bir konak, bu sokakta yaşayan insanlar, bu insanların özlemleri, duyguları, aşkları, hayalleri, umutları, iç çekişleri. İlhan Geçer aynı zamanda iyi bir gözlemcidir.