Altınoluk Akçay arasında evimizde sezonun ilk günündeyim. Denize girenler var. Ama burada havaların ve suyun daha ısınması gerekiyor. Bu haliyle bile enginlere bakıp Ahmet Haşim’in “O Belde”sine kanat açmadan edemiyorum:

Denizlerden

Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.

Bilsen

Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan

Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!

Ne sen,

Ne ben,

Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,

Ne de âlâm-i fikre bir mersâ

Olan bu mâi deniz,

Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.

Sana yalnız bir ince tâze kadın

Bana yalnızca eski bir budala

Diyen bugünkü beşer,

Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,

Bulamaz sende, bende bir ma'nâ,

Ne bu akşamda bir gam-i nermîn

Ne de durgun denizde bir muğber

Lerze-î istitâr ü istiğnâ.

Sen ve ben

Ve deniz

Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz

Topluyor bû-yi rûhunu gûyâ,

Uzak

Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak

Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz...

………”

Ahmet Haşim’i 3 Haziran 1933’de kaybetmişiz. Doksan yıl geçip gitmiş.

Yarin dudağından getirilmiş

Bir katre âlevdir bu karanfil,

Ruhum acısından bunu bildi!

Düşdükçe vurulmuş gibi, yer yer,

Kızgın kokusundan kelebekler,

Gönlüm ona pervane kesildi.

Hepimizin bildiği ve sevdiği karanfili, ancak Haşim bu şekilde tasvir edebilirdi. Bir damla alev olan karanfil, niçin yârin dudağıdır ve niçin acıdır? Bu soruyu Yusuf Ziya Ortaç Haşim’in ölümünü izleyen günlerde Galatasaray Lisesi’nde verdiği konferansta yanıtlamış.

Cenap: “Senin ağzın benim, benim ki senin / Çifte buseyle yek dehan olduk!” diyor. Nedim: “Ne berk-i güldür o leb, çiğnesem şeker sanırım, / Ne goncadır o dehen, koklasam şarap kokar!” demektedir. İkisi de dudağın lezzetini, busenin tadını biliyor. Ama Haşim’e göre, şeker tadı veren bir gül yaprağı ve şarap kokan gonca değildir. Karanfil, acı ve kokusundan belli ki, yârin dudağından getirilmiştir.

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak

Sular sarardı yüzün perde perde solmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller

Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer

Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...”

Edebiyatımızın en güzel şiirlerinden biri şüphesiz ki “Merdiven”dir. İhtiyarlığa ulaştıran hayat yokuşu ile gurup arasındaki sembolik ilgiyi anlatmakta. İşte melâl bu.

Bedeninin, ruhunun bütün zerrelerini içinde taşımakta. Işığın gölgeleri ve tonları ile dolu. Hayatını sanata bağlamış bir kişiliğin ürünleri, anlatımları.

Zannetme ki güldür, ne de lale,

Âteş doludur, tutma yanarsın,

Karşında şu gülgûn piyale...

İçmişti Fuzûlî bu alevden,

Düşmüştü bu iksîr ile mecnûn

Şi'rin sana anlattığı hâle...

Yanmakta bu sâgardan içenler,

Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı,

Baştan başa efgân ile nâle...

Âteş doludur, tutma yanarsın,

Karşında şu gülgûn piyale...

Unutmamak gerekir ki, Haşim’in nesirleri de en az şiirleri kadar başarılı ve anlamlı. Onun şiirleri gibi, nesirleriyle de okunmalı. Sanırım, arayış içinde olan genç sanatçılarımıza; batı ve doğu sembolizmini kendi duygu potasında karıştırıp, kendine özgü renk, koku ve ses armonisini meydana getiren Ahmet Haşim’in vereceği çok şey var.

Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümayan,

Güller gibi... sonsuz, iri güller

Güller ki kamıştan daha nalan;

Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar

Tekrarını ömrün eder ilân.

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam

Alemlerimizden sefer eyler?

Akşam, yine akşam, yine akşam

Bir sırma kemerdir suya baksam;

Üstümde sema kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam

Göllerde bu dem bir kamış olsam