Kalabalıklar, iltifatlar arasından ayrılıp, gecenin koynuna kendimi bıraktığım zamanların çoğunda mırıldanırım:
Teoman Alpay’ın bestesi, sözler Hikmet Münir Ebcioğlu:
“Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım
Bir haykırsam belki duyulur sesim
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım…”
Dağda, bayırda, köyde, kentte, has şiirin çoban çeşmelerinden kana kana içtiğimiz yıllarda şiir pınarlarımızdan biri de Ebed Mahir Yalnız’dı. Genç kuşaklar hiç olmazsa adını duysun diye birkaç kez hakkında yazılar yazmışımdır.
Bir şiirin hikayesi programlarının birinde onun “Yalnız” soyadını nasıl aldığını anlatmıştım. Yıllar yıllar geçmiştir. Ebed Mahir yine yalnızdır. Ama bu kez dört “Yalnız”la. Nasıl mı? Okuyalım:
“Yıllar yılı soyadımla memnun yaşadık,
Yıldız aldık, mehtap sattık.
Başbaşa verip Viyana'lara gittik,
Sarışın güneşler kolumuzda,
Viyana gecelerinde yittik
Yalnız ...
Gün oldu kime tutulduğumuzu bilmeden,
Rakamları şaşırıncaya dek içtik,
Dışarda portakal ağacı gibi bir gece,
Üç yüz altmış derecelik sarhoş
Yollara düştük.
Yalnız ....
Bir Karadeniz yolculuğunda gönül verdik..
Sizin anlayacağınız dostlar!
Mahir Yalnız'ı everdik.
Geri döndük iki Yalnız...
Yıllar geçti aradan.
Bölüşülmez bölge oldu şimdi kucağım.
Bir dizimde kızım Lale, öbüründe Piyale,
Güney Amerika ulusları gibi birbirine saldırır.
Eşim memnun orta yerde.
Saadet denilen ne ki?
Bir evde tam dört yalnız...”
Yunus’un pek çok şiirinde özdeşleşmiş, empati yapmışımdır: Yunus’a ilişkin söyleşilerimde sıkça kullanırım: “Yar yüreğim yar / Gör ki neler var / Bu halk içinde / Bize gülen var”
Efendim, ya ortaokul son, ya lise başlarındayım. Bir platonik aşka duçar oldum ki, yanım yanım yanıyor, çıra gibi tutuşuyorum. Sanırsınız ki o Aslı, ben Kerem. Çevremde olanlar şarkıları sevmez, pek dinlemezler. Şarkılar çıkınca, radyonun düğmesini çevirirler. Fakat türküler kesmiyor beni. Ucundan kıyısından duyduğum şarkıların kahramanları yerine kendimi koyuyorum. Belki annemin öksüzlüğünden ve anlattığı anılardan. Çoğu kez kendimi öksüz sanıyorum. Bir yandan platonik aşk, bir yandan öksüzce duygular. İlk defa Mısırlı İbrahim Efendi’yi işitmiştim. Bir de Ahmet Refik Altınay’ı. Biri uşşak makamında bestelemiş, biri güftesini yazmış. Ezim ezim eziliyorum bu şarkıyı dinlerken. Herhalde uşşak şarkıları sevmemin kökeninde bu var.
“Yalnız bırakıp gitme bu akşam yine erken
Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken
En neş'eli demler bu gece sazla geçerken
Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken..”
Aşk nelere kadir değil ki? Eskiden aşk acısını çekenler, “ah minel aşk” derlerdi. Llise yılları. Derslerin dışında hayal dünyasına dair ne varsa, platonik aşkımla içindeyim. O güller arasında, ben mormeni. Demez miyim hiç: “Bahçelerde mor meni, / Verem ettin sen beni / Ya sen İslam ol ahcik / Ya ben olam Ermeni” Servet-i Fünun şiirine kafayı taktım. Öhö desem aklıma aşktan verem olduğum geliyor. Mevsimlerden sonbaharla, renklerden solgun sarı ile hemhal oluyorum. Bir şarkı var ruhumu sarıp sarmalayan. Rastlantıya bakınız ki, onu da Mısırlı İbrâhim Efendi bestelemiş. Güftesi Ahmet Refik Altınay’ın. Bu kez hicaz şarkı: “
Solsan da sararsan yine gül pembe dehensin
Rabbin bana bir niğmeti varsa o da sensin
Sinem ebediyen o güzel tenle bezensin
Rabbin bana bir nimeti varsa o da sensin.
Rabbim nimetini ideler alemine saklaya dursun. Ama gerçek alemde mutluluğu buldum. Tanrı’nın niğmetine umut bağlayanlardan biri Aşık Talibi Coşkun’du. Siz de severek o türküyü dinlersiniz:
“Nasip olsa gine gitsem yaylaya
Doya doya baksam suna boyluya
Senin için yalvarayım mevlaya
Belki seni bana yazar yaradan...