Askerin yönetime el koyduğu 1960'tan verilen muhtırayla ülkenin olağanüstü şartlara sürüklediği 12 Mart dönemine kadar hem siyasette hem de TSK'da ABD izleri artık iyice belirgin hale gelmeye başlamıştı. Ülkedeki Amerikan karşıtlığı sadece sol kesimin eylemlerine yansıyor "Kahrolsun emperyalizm" sloganı her gösteride sokakları çınlatıyordu. Sağ kesim de ABD'ye mesafeliydi ve ülkedeki gelişmeleri Sam Amca'nın gizli elleriyle yorumluyorlardı ancak bunu yüksek sesle dillendiren pek azdı.

NATO sözleşmesi gereği, Türk Silahlı Kuvvetleri personeli sırayla yurt dışına gidiyor, Kuzey Atlantik Paktı'na bağlı ülkelerde ABD askerlerinin emri altında adeta formatlanıp geri dönüyordu. NATO görevi sırasında ABD'nin "güvenilmez" veya "kullanışa elverişli değil" diye not ettiği askerlerin ya kurmay olması engelleniyor ya da kritik görevlere getirilmiyordu. ABD bunu yaparken elbette açıkça TSK'ya müdahale edemiyordu. Ama "psikolojik harp" teknikleri kullanılarak NATO'dan bağımsız hareket etme potansiyeline sahip olan askerlerin tasfiyesi veya pasifize edilmesi için zemin hazırlanıyordu.

12 Mart muhtırası ve öncesinde TSK'da toplu tasfiyeler de yaşandı. O dönemde "komünistler ordudan temizlendi" denilerek geçiştirilen tasfiyelerin nedenlerini bugün daha iyi anlayabiliyoruz. Çünkü, devir değişiyor, ordudan tasfiye için kullanılan "sıfat" farklılaşıyor, ilerleyen zamanlarda "irtica tasfiyesi" adını alıyordu ama sürekli olarak TSK'da rutin dışı kan değişimi yaşanıyordu. Belki de bu tasfiyelerle bugün kışlasından dışarıya kafasını uzatamaz hale gelmiş bir TSK kurgulanıyordu. Disiplinsizlik, yolsuzluk şüphesi gibi sebeplerle ordudan atılanlar bile "siyasi görüşüm yüzünden atıldım" veya "Namaz kıldığım için atıldım" diyerek, sağ-sol gruplar veya dini cemaatler ile buralara angaje olmuş kuruluşlarda yer bulabiliyordu.

* * *

TSK içerisindeki en bilinen siyasi tasfiye, "9 Martçılar" olarak adlandırılan ve 12 Mart muhtırası olarak tarihe geçen olay sonrası yaşanmıştır. Başında Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun bulunduğu ve gizlice örgütlenen askeri cunta, siyasileri suçlayarak 9 Mart 1971'de darbe yapıp yönetimi ele geçirecekti. Sonraki yıllarda Türkiye'nin adını daha sık duyacağı ve adeta tüm bilinmeyen olaylarda "başvurulacak ilk isim" olarak kapısını çaldığı MİT'çi Mahir Kaynak, 9 Martçıların darbe planını Mehmet Eymür aracılığıyla Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Faik Türün'e ulaştırdı. TSK'nın "sol kanadı" sayılabilecek grubun ilk ve son darbe girişimi engellendi ama siyasete yine müdahale edildi, CHP'den istifa eden Nihat Erim "bağımsız başbakan" olarak muhtıra döneminin geçiş hükümetini kurdu. 1973'te yapılan genel seçimlere kadar olağanüstü şartlar devam etti ve "silahlı mücadele"ye başlamış sosyalist gençliğin liderlerinden bazıları asıldı, bazıları da öldürüldü.

Ankara'ya giderek senatoda ve mecliste görev almak üzere simokinlerini hazırlamış olan sivillerle birlikte çok sayıda asker tutuklandı, yargılandı ve mahkum edildi. TSK içerisinde artık "komünist subay" damgası yememek için fısıltıyla bile ABD karşıtı söz söylemek, hatta Türkiye'nin bağımsızlığı üzerine fikir zikretmek hayal bile edilemez hale geldi.

12 Mart sonrası dönem, Türkiye'de ideolojik ayrışmayla "kardeş kavgasının" başladığı, her gün sokaklarda onlarca insanın kurşunlandığı dönem olarak tarihe geçti. 1960 öncesi aynı dernek veya üniversite amfisinde siyasi tartışmalar yapan ve fikirlerini karşıt görüşlülere anlatma şansı bulan gençliğin yerini, birbiriyle konuşmayı bırakın aynı sokaktan geçemeyen bir gençlik aldı. Türkiye "faşistlerin bölgesi" ile "komünistlerin bölgesi" olarak mahalle mahalle bölündü adeta. Aynı dönem faillerin bile "neden" sorusuna inandırıcı cevaplar veremediği karanlık suikastlerin dönemi de oldu.

Sokaklardaki bölünme, Çorum'da ve Kahramanmaraş'ta "iç savaş" provasına kadar vardı. Her ne kadar "Sağcılar Alevilere saldırdı" diyerek anlatılmaya kalkılsa da, olayların bir ABD operasyonu olduğu ilerleyen zamanlarda ortaya çıkacaktı. Kahramanmaraş'ta solcuların film seyrettiği sinemanın da, caminin de aynı silahla kurşunlandığını çok kişi duymadı bile. Çorum'da, olaylar çıkmadan bir süre önce "jeolojik inceleme" adı altında Türk yetkililerle köy köy dolaşan ABD'lilerin, bölgenin demografik yapısına ait sorular sorduğu, Alevi ve Sünni köylerini tek tek tespit ettiği de kayıtlara geçti. Ama bunları da Türkiye'nin çok küçük bir kesimi duydu.

NATO'ya girişinden itibaren "psikolojik harp" teknikleriyle formatlanan Türkiye'de basın da bu tür önemli gerçekler yerine, "çok satan" hikayeler ve haberlerle meşgul olmayı tercih ediyordu.

Zaten, yaşananların ardındaki karanlık elleri suçüstü yakalamayı başaran gazeteciler de, "siyasi cinayet" görüntüsü altında infaz ediliyordu. Abdi İpekçi'nin, Türkiye'deki bir gizli yapıyı işaret eden bazı belgelere ulaştığı için öldürülmesi gibi. Uğur Mumcu'ya yazdığı mektupta itiraflarda bulunmak istediğini ama anlatacağı silah kaçakçılığı teşkilatının polis teşkilatı içerisinde de adamları olduğu için hayatından endişe ettiğini belirten İbrahim Telemen gibi isimler de fazla yaşama şansına sahip değildi. Mumcu'nun mektubu dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'e ulaştırmasından bir gün sonra İbrahim Telemen kaldığı otelin penceresinden düşüp öldü...

Devam edeceğiz...