Ömrümün verimli yıllarıydı. Gündüz gazetede, akşamları evde emektar daktilomun başında olurdum. Çocuklarımın tuş sesleri ile uyuduğu, tuş sesleri ile uyandığı olurdu. Tatili yılda birkaç hafta yaşayabilirdim. Ya Bayramoğlu’nda BİK Basın Tatil Köyü’ne, ya da Antalya’da Lara’daki TRT kampına gitme imkanı bulabilirdim. TRT’de “istisnai” dışarıdan çalıştığım için ancak Eylül ayında yer verirlerdi. Akşamları, sahile oturup, gözlerim yakamoz ve uzaktan hava alanına doğru bir kavis çizerek alçalan uçaklarda, kulaklarım arkamdan gelen ağustos böceklerinin ve önümde dalgaların sesi olurdu. Bu armoni içinde kendimden geçmişken, bedenimin, beynimin yorgunlukları erir, Akdeniz’e dökülürdü. Duygularım dize dize belleğime kaydedilirdi:
Eylül sonunun hüznünü yaşıyor Lara,
Akdeniz’in kapkara
Ufkuna düşmüş dolunayın şavkısı.
Gümüşî yakamoz titremekte;
Seviyle yüklü duygular gibi pır pır!
Bir yanda çırçır böcekleri,
Özlemlerin tükenmez serenadında,
Bir yanda dalgaların sesi:
Çır çır, çır çır; haşır hışır, haşır hışır! ..
Kimbilir hangi sabırsız âşığın nefesi;
Gönül kıyılarına çarpan bu çılgın dalgalar?
……..”
Biz gelelim bugüne ve eylülün son gününe. “Hey Eylül Nereye?” diye bağırmama aldırmadan bir kuş gibi uçup gitti ömrümüzün bir eylülü.
Şimdi, bir başka anlam kazanıyor ve duygu yüklüyor Yahya Kemal’in “Eylül Sonu” şiiri:
“Günler kısaldı. Kanlıca'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.”
Kollarını açmış hazan mevsimi bizlere “gel gel!” derken, şimdi kolları arasındayız. Ne kadar ayak direyip, “daha pastırma yazı var” tesellisine sarılsak da, sonbahar rüzgârlarının önünde savrulmamak elimizde değil.
En çok şiirin bahar ayları üzerine yazıldığını sanırsınız ama, eylül üzerine yazılanlar daha çok. Elden gidene karşı duyulan özlem, sonbahar yani “hazan”la birlikte şarkılaşan melankoli, yalnız Yahya Kemal’in değil, hemen hemen her şairin şiirlerinde kendini duyurmakta.
Elveda doyamadığım ve doyasıya yaşayamadığım yaz günleri. Elveda hazanın ilk ayı. Gayri, dallardan bir başka hışırtı yükselmekte. Ağaçtan ağaca yankılanmakta geceler boyu. Bale yumuşaklığı ile düşmekte yapraklar çimenlerin üzerine.
Mustafa Necati Karaer, “Eylül Sofrasında Aşk”ı anlatıyor:
“Yağmur bulutları gibi doluyum,
Sabret gülüm düşeceğim toprağına,
Rüzgârlar deliyse ben de deliyim,
Gönlümü koymuşum güz yaprağına
Sabret gülüm, düşeceğim toprağına.
Şarabımsın, ekmeğimsin, düşümsün
Geceler boyu sarhoşum,
Akşam üzerleri gülüşümsün.
Eylül sofrasında oturmuşum
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoşum..
.........”
Sonbahar yalnız hüznün mevsimi değil. Dileklerin, umutların, özlemlerin odaklandığı bir mevsim. Anadolu insanının çok işi var sonbaharlarda. Üzümler toplanacak, pekmez kazanları kurulacak, erişteler kesilecek, kuskus çevrilecek, bulgur çekilecek. Dahası mı? Uzaktan uzağa davulun, zurnanın sesi duyulacak. Anadolu’da, sonbaharda alınacak ürünlerin bereketiyle kaç yangın yürek sulanacak. Düğün-dernekle kök salacak.
Musikimizden sonbaharı dışlayabilir miyiz? Hüzün ve melankoli duyguları, sonbahar motifleri ile yer almış. Anılarla dolu bir ruh derinliğinin tadını bu şarkılarda bulmaktayız:
“Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden,
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!”
Yahya Kemal’in şiirini, Selâhattin Pınar “bayatî” makamında bestelemiş.
Eylül, Mehmet Rauf’un romanını hatırlatır bana. Arthur Rımbaut “O tatlı eylül akşamları, yol kıyısına/ Çöküp kulak veriyorum yıldızların sesine” diyor.
Evet eylül çıktı yaşantımızdan Umarsız gideceğiz. Ancak, şairin dediği gibi, korkumuz; gidip de gelmemekten, gelip de görmemekten.