Benzer programlar sıkça yapılır. Bir zaman bende “Bir Şiirin Hikayesi”, “Bir Türkünün Hikayesi”, “Bir Şarkının Hikayesi” gibi programlar hazırlamıştım.

Bir şarkının yalnız bir hikayesi değil üç hikayesi olmalı. Birisi şarkının güftesi olan şiirin nasıl bir ortam ve duygu içinde yazıldığını anlatmalı. Diğeri, onu besteleyenin gönlüne nasıl neden ilham kuşunun konduğunu anlatmalı. Bir üçüncüsü daha var: Bu şarkının dinleyip etkilenin hikayesi.  Her dinleyicinin hikayesi kendine özgüdür.

Üç hikaye  sıra oluşturmaz Başka bir şey anlatırken de endirekt, dolaylı aktarım olabilir.

 Bizim dünyamızda radyonun radyo olduğu günleri yaşadım. O radyo ki, eğlendirmekle birlikte bilgi aktarıcı, eğiticiydi. Musikinin her türü bir sistem içinde yayınlanırdı. İşte onlardan biri de meydan fasıllarıydı.

Radyoda her gün değişik bir makamın faslı yayınlanırdı ki, o yılların en ünlü saz sanatçıları (sazendeleri), en ünlü sanatçıları (hanendeleri) seslendirirdi.  Hüseyni ve uşşak faslına bayılırdım. İşte bu fasıl içinde yorumlanan şarkılardan biri Lemi Atlı’nın aksak usuldeki bestesiydi:

“ Siyâh ebrûların duruben çatma”

Ortaokulun ikinci sınıfındayım. Çocuk sayılırım. Benden bir veya iki yaş büyük üst sınıfta bir kıza aşık oldum. Ama nasıl aşık olma? Geçde, gündüzümde, hayalımda hem o var. Onunla konuşmuşluğum yok. Benden bbir haberi yok. Kendi kendime yanıp tutuşuyorum. Bütün görmüşlüğüm bir dakikayı bile geçmez.  Bir tören hazırlığı var. Okulda trampet çalacaklar. Benim elimdeki trampeti istedi. İlk kez sesini duydum. Üç, dört kelime. Gözünü yakından gördüm. Yalnız bir bakışcık. Şuurumun altına kök salan duygularımdan ne onun ne de başka birinin haberi olmadı. Haberi olsaydı, beni beğenir miydi. Fakir bir ailenin çocuğuydum. Bir birimize uygun olur muydu?

Şarkışla’nın sinemasında pazar günleri bayanlara film oynatılırdı. Bir saat önceden sinemanın hoparlöründen şarkı sesleri duyulur ilçe çarşısının her yanından işitilirdi:

“Kalbimi bezlederim mihnet ü zevkle dilesen

Bir muhabbet kuşu da ben olurum sev diye sen

Sevginin meltemidir şimdi ruhumda esen ah esen

Bir muhabbet kuşu da ben olurum sev diye sen…”

Zeki Müren söylüyordu. İlk plağında bu şarkıyı 1951’de okumuştu ama, ben ilk kez âşık olduğum kızı hayal ede ede 1960’da sinemanın hoparlöründen dinlemiştim. O gün bugün 63 yıldır dinler de dinlerim.

Şimdi dönelim, sözünü ettiğim yangın günlerine diğer şarkısına:

Lemi Atlı’nın uşak makamında bestesi bu. Güftesi dört yüz on yedi yıl önce vefat ettiğini bildiğimiz Kul Mehmet’in.  Şiirden iki kıta aktardıktan sonra Kul Mehmet’in hayatından birkaç cümle edeyim:

“Siyâh ebrûların duruben çatma

Gamzen oklarını sineme atma

Sana gönül verdim beni ağlatma

Benim gözüm nûru gönlüm sürûru

Öğüttür verdiğim tut benim sözüm

Severim demeye tutmadı yüzüm

Ay efendim benim ay iki gözüm

Benim gözüm nûru gönlüm süruru”

Kul Mehmet, Üveys Paşa’nın oğluydu. Bir şiirinden aslen Sivaslı olduğu anlaşılıyordu. İyi bir öğrenim görmüş, devlet hizmetine girmişti.

Kul Mehmet, Divân geleneğine özenerek şiirler yazmıştı ama, halk şiiri tarzında yazdıklarında başarılıydı. Aşk ve tabiat temalarını işlediği koşmaları dikkat çekmişti. Hangi şairlerin “Kul” mahlası aldıkları ayrı bir konu. Bir gün yazarım. Ama o bir şiirinde kimin kulu olduğunu şöyle anlatmıştı.

Her dem yüzüme gül gibi

Gülen dilberin kuluyum

Ben ağladıkça yaşımı

Silen dilberin kuluyum

Naz ile salan başını

Oynatıp gözü kaşını

Rahmedip ben yoldaşını

Anan dilberin kuluyum

……….

Soyunup giren koynuma

Rahimsiz gelmez aynıma

Siyah zülfünü boynuma

Salan dilberin kuluyum

Kul Mehmet eydür ferman

Hastasına eder derman

Benimle her gece mihman

Olan dilberin kuluyum

Şarkının bestekarı Lemi Atlı’dan da söz etmem gerekir. Amma onu Üç dört satırla anlatmaya gönlüm razı gelmedi. 24 ve 25 Kasım günleri bu değerli bestekarımızı anlatacağım.