Türk Silahlı Kuvvetleri ve devlet içerisinde örgütlenerek çeteleşmiş bir grubun kalkıştığı darbe girişimi, Türkiye Cumhuriyeti'ne ağır yara açtı. İşin adli bölümü de, sosyal bölümü de devam ediyor. Sokaklar, meydanlar çok sıcak ve bu tansiyonu düşürmek için Başbakan Binali Yıldırım kameralar karşısına geçerek önemli açıklamalar yaptı dün. Yıldırım'ın "Çarşaflı bir kadın ve yanında modern giyimli açık bir kadın darbeye karşı yürüyor" derken gözleri doldu ve "İşte biz buyuz, birlik ve beraberlik içerisinde tek Türkiye'yiz" dedi. Yıldırım'ın bu mesajının, sokaklardaki "kontrolsüz güç"e mutlaka ulaştırılması, hatta sindire sindire anlatılması gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti, darbe yaralısıdır ancak bu yaraları da sarabilecek, atlatabilecek güce ve tecrübeye sahiptir. Yeter ki, ayrıştırmayalım, ötekileştirmeyelim ve kendimize karşıt gördüklerimize "darbeci" etiketi yapıştırarak "anti darbeci" terörü olarak adlandırılabilecek çılgınlıklara imza atmayalım. Özellikle, 12 Eylül darbesinin gerekçeleri arasında gösterilen Çorum, Kahramanmaraş olayları benzeri manzaralar, siyasi iktidar başta olmak üzere hepimizi büyük zanlar altında bırakır. Diğer yaraları sararız ama Allah korusun, benzer olayların yaşanması halinde bu yarayı sarmamız mümkün değil. Tıpkı, Çorum'un, Maraş'ın, Madımak'ın yaralarının halen kanaması gibi...

* * *

Darbe girişiminde bulunanların bugün adı FETÖ'cü, "Paralelci" vesaire olarak adlandırılabilir. Bir ihanet çetesinin adı ne olursa olsun, bize öğrettiği daha büyük ve tartışılmaz bir gerçek önümüzde gün gibi duruyor. O gerçek de şudur; Devlet sistematiği içerisinde, Anayasa ve yasalardan önce, bağlı bulunduğu farklı bir odağın emir ve talimatlarını uygulamaya kurgulanmış tüm oluşumlar tehlikedir. Devletin hangi biriminde olursa olsun, öncelik Anayasa ve yasalardır. Eğer darbeci olmasa bile darbecilerden aldığı emirle ülkeye kurulan tuzağın içerisinde yer alanlar, "Önce Anayasa ve yasalar" deseydi, "emre itaatsizlik" suçlamasının dışında bir sorumlulukla karşı karşıya kalmayacaktı. Ama şimdi, Anayasal düzeni ortadan kaldırma girişimine kalkıştıkları için "vatan haini" olarak yargılanacaklar.

Bugünden sonra, devlet sistematiğini yeniden yapılandırırken, Anayasa ve yasaların her şeyin üstünde geldiğini derin harflerle sistemin içerisinde yer alan herkesin beynine kazımazsak, yarın da benzer, hatta daha vahim durumlarla karşılaşma riskimiz yüksektir.

* * *

Gelelim asıl can alıcı soruya... Darbeciler sadece 15 gün sonra yapılacak Yüksek Askeri Şura'da tasfiye edileceklerini bildiği için mi devletin kendisine emanet ettiği silahları, devletin sivil iradesine, yani milli iradenin temsilcilerine çevirdi? Yüzlerce generalin, binlerce subay ve astsubayın şuursuzca halka kurşun sıkabilecek hale gelmesinin tek sebebi koltuk sevdası mı?

Darbecilerin, uluslararası destekçileri, hatta güvendikleri dinamikler hangileri? Pensilvanya'dan organize edilmiş olsa bile, "uyuyan hücreler"i bugüne kadar koruyan, kollayan ve en başta TSK, devamında devletin diğer mekanizmaları içerisinde kökleşmesini sağlayan dinamikler neler? Ergenekon, Balyoz, Ayışığı, Sarıkız gibi tasfiye ve dizayn operasyonlarının ardından şekillenen TSK, nasıl oldu da içerisinde bu kadar "uyuyan hücre" barındırabildi. Ve bence en can alıcı ve önemli soru da şu: Ne oldu da şimdi düğmeye basıp harekete geçtiler?

* * *

Eğer darbe gerçekleşseydi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm mekanizmaları kilitlenecek, başta ekonomi olmak üzere anarşi doğacak, Türkiye, Irak'tan, Libya'dan, Suriye'den farksız bir hale gelecekti. Bu kadar vahim olmasa da, Türkiye en azından Mısır'a benzeyecekti. Bu da, hiç kimseye hayır getirmeyecek, Türkiye'ye yeni dünyada dayatılan süreç hızlanacaktı...

Hangi süreç mi?

Uzun süredir yazılarıma konu seçtiğim Lozan'ın Sevr'e evrilmesi süreci... Kara sınırlarımızın baştan sona yeniden dizaynını öngören ve kendisini 1. Dünya Savaşı'ndan bu yana Ortadoğu'nun sahibi görenlerin yazdığı senaryo yani... Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım'ın son dönemde sık sık dillendirdiği "Lozan'da kesintiye uğrayan süreç"ten bahsediyoruz.

Eğer, iktidar partisi Büyük Ortadoğu Projesi'nin güncellenerek, Türkiye'ye dönük büyük bir tehdide dönüştürülmesi karşısında Lozan öncesine dönüşe razı olmayacağını deklare etmemiş olsa ve tüm dış politikasını Lozan'ın çizdiği sınırları korumaya göre revize ettiğini haykırmasa bu darbe girişimi yapılacak mıydı?

Bundan sonra yapmamız gereken, bu soruya cevap aramak ve Lozan öncesine dönmemek için gereken seferberliği başlatmaktır.