İstanbul ve tarihi miras aşığı, çalışkan, vefakar ve uzun yılların eskimez dostu, mesai arkadaşımız Mustafa Cambaz’ı puslu bir Türkiye akşamına kurban verdik.

Zamanlar vardır, bir göz açıp kapatasıya kadar, bakıvermişsiniz geçivermiş. Bu hayatta, çok insan tanır, görür, konuşur, ahbab, arkadaş, dost olursunuz. Gazetecilik, yazarlık ve fotoğraf aşkı ile bir dönem birlikte yürüdüğümüz ama meslektaşlık bir yana duygu, düşünce ve ruh yakınlığı içinde olduğunuz bir dost ise bahsedilen, işte orada biraz durmak lazım gelmez mi?

İşte tam burada Mustafa Cambaz adlı deli-dolu, şakacı, cesur, hoşsohbet, çalışkan, dürüst, bir dost, sadık bir aile reisi, güzel bir baba ve de mesleğine aşık, ait olduğu aziz bildiği Türk Milletine ve insanlık aleminde yazıları ile fotoğrafları ve kitabı ile hizmet edebilmeyi bir ibadet olarak kabul eden bir yiğit er kişi, bir dost kişi idi o. Evlad-ı Fatihan diyarlarından,, Rumeli Türklerinden olan Mustafa Cambaz, karış karış cennet bildiği Anadolu'yu şehir şehir, köy köy gezerek fotoğrafladı ve millet ile paylaştı.

gazeteci-yazar-sanat-fotografcisi-mustafa-cambaza-veda

Gazeteci yazar ve fotoğraf sanatçısı, seyyah Mustafa Cambaz Bey ile görüştük. Yıllardır İstanbul başta olmak üzere, ülkemizde beylikler, Selçuklu ve Osmanlı devirlerine ait cami, saray, tekke, çeşme ve diğer külliyeleri, şehir şehir karış karış gezerek fotoğraflayan bir arşivci. Gönül ehli ve ecdad mimarisine hayran olan ve bu hayranlığını da, fotoğraf makinesi ile belgeleyen Cambaz' ı, soyadı gibi adeta bir cambaz gibi, bir o minarede, bir o şerefede, bir o kubbede görmeniz mümkündür. Cami, saray, çeşme, konak, hamam, kule vb çektiği her fotoğraf karesi ile ruhununu da, aşkını da o karede bir yerde nakşeden ve sevgi ve adeta aşk ile bağlı olduğu Türk Milleti ve Onun iman, aşk ve estetiğini her karede paylaşan Mustafa Cambaz'ı en çok üzen ve kahreden ise, son yıllarda gökdelenlerin şehri istila etmesi, şehrin görüntüsünü de, silüetini de, ruhaniyetini de mahfetmesi. Bakalım bu gayretli İstanbul ve mimari aşığı, elinde fotoğraf makinası ve de gazetecilik hassasiyeti ile neler çekmiş, neler düşünmüş, neler, yazmış…

ÇALIŞKAN, GAYRETLİ, VEFAKAR VE CÖMERT BİR DOST

Son derece cömert, karşılıksız hizmet etme özelliğine sahip, herkes ile abi, kardeş ve arkadaş olabilen, yardıma muhtaçlara, maddi olarak olamasa da güzel yüzü, bir tatlı dili, bir tebessümü ile derman olabilen, oğulun Yiğit babası, evinin sultanının da gönlünün Yiğit eri idi. Bizim için ise, işte burada gözlerden damlalar süzülmeye başlıyor, nutkunuz tutuluyor ve eskimeyen her an yaşayan o güzel hatıralar gözlerinizin önünde yeniden canlanıverir bir an. Dakikalarca klavyeye tuşlayamaz parmaklarınız ve masanız gözlerinizden dosta olan hasretinizin özlem pınarları ile ıslanıverir. Ve birlikte görev yaptığınız günler, saatlerce süren yürüyüşler, tarih, sanat ve kültür sohbetleri ile geçen o güzel günler, canlanıverir yine bir an. Başka bir şehire yaptığınızı yolculuktaki sınırlı olan süreniz içerisinde, hızlandırılmış bir turistik, kltür ve fotoğraf çekim sürat yarışmasında bulursunuz adeta kendinizi Mustafa Cambaz ile. Öyle ya, daha çok gezeceği, göreceği, fotoğraflayacağı ve kaleme alacağı ve okuyucuları ile paylaşacağı bilgileri vardır. Ve o bilgi ve fotoğraflarını mutlaka ve zaman kaybetmeden yazmalı ve yayınlamalıdır. Çünkü doğum gibi, geliş gibi, gidişimizin de, ne zaman olacağını bilemediğimizden olsa gerek, O işte her anının , bu alemden göçeceği güne bir gün daha yaklaşmış olma hassasiyeti ile olsa gerek, çok çalışıp, çok okuyup, çok gezip, çok araştırıp, eserler ortaya koyabilmek için, adeta zaman ile yarışan bir genç adam idi.

PUSLU BİR TÜRKİYE AKŞAMINDA, VEDA ETTİ!

İşte yine öyle heyecan dolu, enerji ile dolu olduğu bir günün akşamı, Çengelköy'deki evinden Türkiye'nin karışık gündeminin bir uzantısı olan kargaşa anlarını gözlemek ve o anda, orada olabilme niyet ve heyecanı ile koşar adımlar ile gitmesi, onun artık yazmayı ve tamamlamayı ve yayınlanmasını çok arzu ettiği 'Türkiye'nin Ulu Camileri' adlı kitabının, son sayfasını son kez bakarak çevirdiği ve kapattığı gibi, o yaz akşamının puslu dumanlı saatlerinde, bu fani alemden, baki aleme göçecekti. Eceli gelmiş ve bir kurşun ile hayata, eşe, evlada, ahbab ı yarana, dosta, sevenlerine veda edecek ve Onu avucunu açmış bekleyen Sevgililer Sevgilisi Peygamber Efendimiz' e yolcu oluverdi, sessizce. Allah'ın rahmeti, Peygamber Efendimiz'in şefaati ile 'Şefaat Ya Rasulallah' diyecek iken, heyecan ile 'Seyahat Yarasulallah' diyebilen, Evliya Çelebi'nin yolunda olan, gezen, yazan, çizen, okuyan, bildiklerini, gördüklerini cömertçe paylaşan, Mustafa Cambaz, artık, sevdiklerinin hatıralarında, gönüllerinde ve çektiği on binlerce fotoğrafı , yazdığı haber ve röportajları ve kitapları ile kültür hayatımızda ebediyyen yaşayacak bir insan idi o. bir dost insan geldi ve geçti, desek de sevgisi ile bir tebessümü ile her an hatırlanacak.

İSTANBUL'A AŞIK BİR YAZAR

Adeta aşık İstanbul ve Boğaziçi başta olmak üzere, Türkiye'nin belki de gezmediği bir şehri bir kasabası kalmamacasına camileri, çeşmeleri,, tekkeleri, sarayları, tiğikervansarayları, müzeleri, darüşşifaları, kuşevleri ve daha ne kadar kültürümüze, tarihimize ait mimari eser ve sanat değeri olan eser varise onu fotoğraflamak ve kayda geçmek ideali ve görevi idi adeta.

TÜRKİYE DE, BATI TRAKYA DA, VATANIMDIR

2000 yılından beri başta İstanbul olmak üzere Türkiye'nin çeşitli yerlerinde mimari fotoğrafları çekiyorum. Başlangıçta basit sayılabilecek bir merakla hareket ediyordum. fakat yıllar geçtikçe, işimi daha bilinçli bir şekilde yapmaya başladım. Her eseri, başta kitabeleri olmak üzere, detaylı bir şekilde fotoğraflamaya çalıştım. Ben Batı Trakyalı'yım. Gümülcine'nin simgesi, Sultan 2. Abdülhamit döneminde dikilen saat kulesidir. Lisede okurken edebiyat öğretmenim Halil Açıkgöz Gümülcine Saat Kulesi'nin kitabesini fotoğraflamamı istemişti. Hazırladığı bir kitapta kullanacaktı. O yıllarda Batı Trakya'da bir Osmanlı eserini fotoğraflamak meseleydi. Hemen ensenizde polisi görüyordunuz. Yaz tatilinde memleketime gittiğimde küçük analog bir makineyle kulenin etrafında dönmeye başladım. Kitabeyi bulduğumda ilk fotoğrafı çekmiştim ki uzaktan polis jipinin hızla bana doğru yaklaştığını gördüm. Hemen arka duvardan avluya atlayıp izimi kaybettirdim. Kitabe konusunun hikayesi uzundur. Yunan istihbaratının desteğiyle Yunanlı köylülerin gece yarısında köy mezarlığımızdan mezar taşlarını nasıl yok ettiklerini, kitabelerin nasıl söküldüğünü babamdan ve köyümüzün yaşlılarından çok dinledim. Anlatmak istediğim, mezar taşlarının ve kitabelerin tapu ve kimlik değerinde olduğunu daha çocukken biliyordum...

ŞEHİR VE MİMARİDE MEDENİYET ANLAYIŞIMIZI, GÖREBİLİRSİNİZ

Fotoğraf çekerken bir taraftan da okumalarımdan edindiğim bilgilerin ışığında, farklı şeyler görmeye başlar, kendimce tespitler yaparım. Mesela, Edirne şehir meydanını Osmanlı mimarisinin sacayağına benzetirim. Bana göre bu meydan üç abidevî eserle, Osmanlı'nın altı asırlık serüvenini özetler. İlk ayakta, Osmanlı'dan günümüze ulaşmış en eski abidevi yapı, Edirne'nin ulu camisi Eski Cami yer alıyor. Fetret devrinde yapılmış ancak Anadolu'daki dağınıklığı derleyip toparlaması nedeniyle devletin ikinci kurucusu olarak görülen Çelebi Mehmet tarafından tamamlatıldığı için Osmanlı Devleti'nin büyümesinin simgesi olarak görülüyor. İkinci ayakta; Eski Cami'nin hemen karşısında, yükselme dönemi camilerinin prototipi olan Üç Şerefeli Camii yer alıyor. Sultan 2. Murat tarafından 1438- 1447 yılları arasında yaptırılan eser, tam anlamıyla ilklerin camisidir. Merkezi kubbeye dayalı plân kurgusuyla Osmanlı mimarisinin gelişiminde olduğu kadar Mimar Sinan'ın mimarisine etkisiyle de çok önemlidir. Bu camideki bazı mimari unsurlar, daha sonra oluşan klâsik Osmanlı üslubu içinde bazen aynen, bazen de geliştirilerek kullanılmış. Dört minaresi birbirinden farklı olan cami, minare sayısının dörde çıktığı ilk örnektir. Revaklı avlu yine ilk kez bu camide uygulanmış. Üçüncü ve son ayakta, ilk iki eserin karşısında Türk ve İslâm tarihinin en ihtişamlı yapısı yükseliyor. Osmanlı mimarisinin doruk noktası… Dünya mimarlığının en önemli eseri… Koca Sinan'ın ustalık eseri… Kubbe gelişiminin ulaştığı en üst nokta… Zarafet ve sükûnet abidesi… Büyük kubbesi ve dört zarif minaresiyle şehrin bağrından fışkırır gibi duran Selimiye… Edirne'yi madden ve manen kuşatan, hakimiyeti altına alan şah eser…

gazeteci-yazar-sanat-fotografcisi-mustafa-cambaza-veda

SELİMİYE CAMİİ, TÜRK-İSLAM TARİHİNİN EN İHTİŞAMLI ESERİDİR

Benim de en sevdiğim cami Süleymaniye Camisi'dir. Selimiye, Türk ve İslâm tarihinin en ihtişamlı yapısıdır. Osmanlı mimarisinin zirvesidir. Kubbe gelişiminin ulaştığı en üst noktadır. Koca Sinan'ın ustalık eseridir. Ama benim bir numaram İstanbul'u İstanbul yapan, yedi tepeyi en anlamlı kılan şaheser Süleymaniye'dir. Bu cami, her gittiğimde beni titretir, ağlatır. Hiç aşağıya inmeden 7 saat kubbelerinin üzerinde kaldığımı bilirim. Kubbelerinin üstü derken, Süleymaniye'nin üst yapısı, dar sokaklardan, koridorlardan, merdivenli yokuşlardan oluşan koca bir mahalle gibidir. Tüm zamanların en büyük mimarının, şehrin en görünür tepesine vurduğu bu mühür, bana göre İstanbul'un en önemli siluetidir. Orayı fotoğraflamaya doyamam. Nereden bakarsınız bakın, yapıların yerleştirilmesindeki ustalık, zeminden kademe kademe yükselişi hemen göze çarpar. Büyük usta, şehrin çeşitli yerlerinden bakıldığında caminin etkili görünmesi için külliyenin birimlerini meyilli araziye büyük bir ustalıkla kurmuş çünkü... Minarelerinin birbiriyle ve kubbeyle olan orantıları müthiş. Uzaktan bakıldığında ulu bir dağ gibi göğe yükselen haşmetli görüntüsü ve İstanbul'u tepeden seyreden muhteşem konumuyla, bir zamanlar üç kıtaya yayılan imparatorluğun ruhunu taşıyor ve olanca azametiyle bunu dünyaya ilan ediyor. Fakat bu ifadeyi, devasa tek bir yapı olarak değil, merkezinde bulunduğu yapılar topluluğuyla ahenkli bir şekilde, sükûnet içinde ortaya koyuyor. Batı'daki kiliseler ve katedraller veya Ayasofya benzeri bir tavırla tek başına, büyük cüssesiyle saygınlık kazanmaya çalışmıyor.

SEDEFKAR MEHMET AĞA'NIN ŞAHESERİ, SULTANAHMET CAMİİ

Sultanahmet ile Ayasofya arasında duran bir insan, Ayasoya'ya baktığı zaman azametli, iri cüsseli bir kitle görür. Sultanahmet Camii'ne baktığınız zaman ise, harim, avlu kesimi ve minareleriyle panoramik zarif bir siluetle karşılaşır. Camiyi, dünya mimarisinin en etkili yapısı Ayasofya'nın, tam karşısına dikme cesaretini gösteren Sedefkâr Mehmet Ağa, belli ki bu hesaplamayı çok iyi yapmış. Sinan'ın ölümünden sonra başmimarlığa getirilen Mehmet Ağa, sadece mimar değil. Aynı zamanda sedefkâr, ressam, şair ve müzisyen yönüyle de tanınan çok yönlü bir sanatçı. Bütün beceri ve bilgisini caminin inşası sırasında tek tek ortaya koymuş. Şiir gibi bir eser inşa etmiş. Ayasofya'ya zarif bir naziredir Sultanahmet.

ECDADIN ESERLERİNDE İMAN, AŞK VE ESTETİĞİ GÖRÜRSÜNÜZ

Zaman içinde ve her geçen gün çektiğim eserlerdeki tahribat ya da restorasyonlardaki basitlikleri, kalitesizlikleri gördükçe ve çektikçe de küfürbazlıkta mertebece yükseleceğimi biliyorum. Çünkü Osmanlı'nın düşünce ve inanç sisteminin her köşesine nakış nakış işlendiği bu estetik eserlerin, günümüzde vandallar tarafından kırılıp döküldüğünü gördükçe kahroluyorum, afedersiniz ama dayanamıyorum bu nasıl olabilir diyorum ve ağzıma gelen ilk küfrü yüksek sesle koyveriyorum. Ecdadın estetik, sadelik, neşe, sevgi, zevk ve ümit gibi güzel insanî duyguları; tevazu, nezaket, saygı, rıza, vecd, şükür ve dindarlık gibi tavır alışları biçim ifadesi olarak yansıttığı bu sokak süsleri, bazen satıcı tezgâhı, bazen teşhir panosu, çoğu zaman da çöp konteyneri olarak kullanılıyor. Belediye ve özel kurumlar tarafından yeni restore edilen çeşmelerse hemen yazı tahtasına çevriliyor, muslukları ve kurnaları sökülüyor, oto yıkama yeri haline getiriliyor. İbrahim Hilmi Tanışık'ın 1943 tarihli çalışması ve Affan Egemen'in 1993 yılında 1150 civarında çeşme ve sebili içeren kitabı, çeşmeler konusunda çalışma yapanların iki temel kaynağıdır.

GÖKDELENLERDE, GAYRİ İNSANİLİĞİ VE GAYRİ İSLAMİLİĞİ GÖRÜRSÜNÜZ

Mimari inanç sistemiyle doğrudan ilintilidir. Bizim mimarimiz İslâm kültürünün özünden beslenmiş. İslâmî ve insanîdir. Sadelik, sükûnet ve mütevazılık vardır. Çünkü İslâm inancında mimarî kudret sembolü değildir. Sadece dünyayı güzelleştirmenin bir aracıdır. Bu yüzden sarayımız, mabetlerimiz ve evlerimizde Batı mimarisinde olduğu gibi büyüklüğün etkileri vahşiyane bir şekilde dayatılmamış, insanı ezmemiş. Merhum mimar Turgut Cansever bu durumu, tevhid kavramının yitirilmesinin bir tezahürü olarak görüyordu. Osmanlı mimarisi İslâmî durum ve tavır alışların yansımasıdır. İslâm'ın temel prensibi olan tevhid de bir üslûp olarak mimariye yansımış. Günümüzdeki çarpık yapılaşma ve mimarideki kaos, herhalde bunların yitirilmesiyle açıklanabilir. 5- 6 yıl önce Ayasofya'nın minaresinden çektiğim bir fotoğraf karesi bu durumu çok güzel özetliyordu. İslâm kültürünün özünden beslenmiş mimarisiyle Topkapı Sarayı yapılarının üzerinden, Boğaziçi sırtlarında bakıldığında, kendi düşünce ve inanç sistemimize uymayan yapılaşmanın, güzelim dokuyu nasıl tahrip ettiği açık bir şekilde görülüyordu. Çelik konstrüksiyonlarla yapılan gayri insanî ölçekli ve ezici karakterli binalar; saray yapılarındaki sade, berrak ve entelektüel biçim dünyasının yanında, tam bir kaos görüntüsü çiziyordu. Rahatsız, gösterişçi, yapmacık, inatçı ve dayatmacı… Yani gayri İslâmî ve gayri insanî…

TÜRKİYE'NİN, ULUCAMİLERİNİ KİTAPLAŞTIRDI

Mustafa Cambaz uzun süren bir çalışma sonrasında, şehir şehir gezerek, 118 ulu camiye ait, 10 bin kare fotoğraf çekti. Bu fotoğraflardan seçilen, 700 adet fotoğrafın yeraldığı 'Türkiye Ulu Camileri' adlı kitabı yayınlandı. Mimari, tarihi ve sanat değeri açısından son derece önemli olan bu kitap, gelecek yıllarda kaynak olma özelliğine sahip bir albüm olma özelliğine sahip.

MUSTAFA CAMBAZ KİMDİR?

gazeteci-yazar-sanat-fotografcisi-mustafa-cambaza-veda-1Aslen Batı Trakya Türklerinden olan, Gümilcine'de (Yunanistan) Menetler Köyü'nde, 1963 yılında doğdu. İlkokulu Gümülcine'de okudu. Ailesi bütün Batı Trakya'daki Türkler gibi, çiftçi bir ailenin evladıdır. 1977 yılında eğitimini sürdürmek için İstanbul'a geldi. Batı Trakya Türklerinin efsanevi liderlerinden Dr. Sadık Ahmet Beyin fikirlerinden etkilenerek ve Onun teşvikleri ile üniversite tahsili gazetecilik okumak ve geri dönerek Türklerin Batı Trakya'da ve Yunanistan'daki hak ve hukuklarını savunabilmek ideali ile İstanbul'a geldi. Önce Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi'ne kaydını yaptırdı. Ancak bir müddet sonra, ideallerini gerçekleştirebilmek için, 5inci sınıfından sonra ayrılarak İhsan Mermerci Lisesi'ne geçerek, son iki yılı normal lisede okudu. Üniversite sınavlarında tek tercih olarak yazdığı, İstanbul Üniversitesi İstanbul Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik ve Halkla ilişkiler Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında evlendiği için, iş hayatına atılmak zorunda, serbest meslek yaptı. Ancak yıllar sonra, hayalindeki ideal olan gazetecilik mesleğine başladı. Çeşitli dergilerde haber dosyaları hazırladı. Gazetelerde muhabirlik ve idarecilik yaptı. Selçuklu ve Osmanlı mimarisi üzerine fotoğraf belgeleme çalışmalarını sürdüren Cambaz'ın, 'Türkiye Ulu Camileri'adlı bir kitabı yayınlandı.