Bir çoğunuza göre, aşağıya aldığım dizelerin, şiiriyeti olmayabilir.

Ama temasını çok sevdim:

“Ömrün yerine ömrümü sarf etsem

Vadesi çabucak dolmasın diye.

Gözlerimi gözlerine vakfetsem

Kem gözlere muhtaç olmasın diye

Sevgilinin kem gözlere muhtaç olmaması için, kendi gözlerini vakfetmek. Hayal de olsa, işte bir vakfa vücut veren temel anlayış bu.

Bizim tarihimizde vakıflar, İslâmlık öncesi dönemlere, Uygur Türklerine kadar gidiyor. Osmanlılar döneminde vakıflar büyük güç haline gelmiş, topraklarımızın büyük bir bölümü, vakıf arazilerine dönüşmüştü. Vakıflar öylesine yaygınlaşmıştı ki, bir adamın vakıf bir evde doğması, vakıf bir beşikte uyuması, vakıf mallardan yiyip içmesi; vakıf kitaplardan okuması, vakıf bir mektepte hocalık etmesi, vakıf idaresinden ücretini alması ve öldüğü zaman vakıf bir tabuta, konup, vakıf bir mezarlığa gömülmesi, mübalâğa değildi.

Fakirlere, dullara, öksüzlere, borçlulara, kap-kacak kıran hizmetçileri para yardımı yapmak; öğrencilere elbise ve yemek vermek, eğitim masraflarını karşılamak; evlenecek genç kızlara çeyiz hazırlamak için vakıf kuran hayırseverler bulunuyordu. Kaleminde mürekkep kalmayanlar için "Mürekkep Vakfı" bile kurulduğunu biliyoruz. Halka meyve ve sebze verilmesi, çalışamayacak derecede yaşlanan kayıkçı ve hamalların bakımının sağlanması, çocukların emzirilmesi, sokakların temizlenmesi, oyuncaksız çocuklara oyuncak alınması gibi birçok hizmet için vakıflar vardı. Kuşlar, kediler, köpekler için kurulan vakıflar bulunuyordu. Hayvanlar için çayır; sel, yangın, deprem, hastalık, fakirlik, borçluluk gibi zaruretlerin giderilmesi, acizlerin doyurulup giydirilmesi, tedavi ettirilmesi, iş yapacaklarla sermaye bulunması, borçtan mahkum olmuşların borcunun ödenmesi için “avarız vakıfları” kurulmuştu..

Beylikler zamanında başlayan, devletin siyasî ve malî gücünün artması ile paralel gelişen vakıfların ilk kuruluşu, Orhan Gazi zamanında olmuştu. İznik'te ilk Osmanlı medresesini kurarken onun idaresi için yeterli geliri temin edecek gayri menkul de vakfetmişti.

1856 yılına kadar şehirlerimizin belediye teşkilatından bulunmuyordu. Bu tarihten önce su, ulaşım, aydınlatma, temizlik, asayiş gibi belediye hizmetleri hep vakıflar tarafından gerçekleştiriliyordu.

Su kanalları, su kemerleri, maksemeler, çeşmeler, sebiller, kuyular, hamamlar vakıf kuruluşlardı. Sebiller ve güvercinler, Ziya Osman Saba’yı hatırlatır bana:

Çözülen bir demetten indiler birer birer,

Bırak, yorgun başları bu taşlarda uyusun.

Tutuşmuş ruhlarına bir damla gözyaşı sun,

Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler...

 

Nihayetsiz çöllerin üstünden hep beraber

Geçerken bulmadılar ne bir ot ne bir yosun,

Ürkmeden su içsinler yavaşça, susun, susun!

Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler...

 

En son şarkılarını dağıtarak rüzgâra,

Beyaz boyunlarını uzattılar taslara...

Bir damla suya hasret gideceklermiş meğer.

 

Şimdi bomboş sebilden selviler bir şey sorar,

Hatırlatır uzayan dem çekişleri rüzgâr

Mermer basamaklarda uçuşur beyaz tüyler.

 Sebillerde buzlu su, şerbet dağıtılırdı. Yol, kaldırım ve köprü yapımını vakıflar sağlıyordu. Bazı hayır sahipleri kurdukları vakıflarla "kandilciler" tutuyor, yine vakıf geliri ile kandil ve yağ alarak sokakları aydınlatıyorlardı. Tuvaletler için bile vakıflar kurulmuştu. Bekçi ücretleri vakıflardan ödeniyordu. Vakıf hastanelerde her din ve ırktan insan tedavi ediliyor, gerekirse ücretsiz ilaç veriliyor, doktor sağlanıyordu. İmaretlerde yoksullara, yolcu ve konuklara her gün yemek yediriliyordu.

Osmanlı padişahları, hastaneler, mescitler, köprüler, âlimler, kadılar ve benzeri kamu yararı bulunan âmme hizmetlerini, devlete ait bazı gelirleri, vakıf adıyla tahsis ederek yürütmüşlerdi.