Cahit Külebi’nin şiirleri herkesin söyleyebileceği, kolay, yapmacıksız sanırsınız. Ama yanılırsınız. Şeyh Galip’in dizeleri sizi çarpıverir: “Zannetme ki şöyle böyle bir söz / Gel sen dahi söyle böyle bir söz.” Cahit Külebi için şiir zor bir iştir. Öylesine zordur ki, şöyle anlatır:
“.. elli yılı aşkın bir süre şiirle haşır neşir olan birisinin yayımlanan şiirlerinin azlığı dikkat çekebilir, sebebi merak edilebilir. Açıklayayım. Bir şiir üzerinde çok çalıştığım için değil, o şiiri yaşadığım için diyebilirim. Az şiir yazmam, şiirde bilinçli bir titizlikten ileri gelmiyor. Yani ben şairin bir şiiri kuyumcu gibi işlemesi benzeri düşüncelere hiç kapılmadım. Kafamda bir çok şey dolaştırıyorum, uykuyla uyanıklık arasında.. Yolda yürürken, yalnızken, her yerde o şiiri yaşarım. Şöyle diyelim: Bir sözcükten, bir imgeden, bir düşünceden yola çıkıyorum. Ama bu yola çıkışta biçimsel yönden bir kalıp oluşturabilirsem eğer, o şiiri yarım saatte yazarım.”
Onun içindir ki, benliğinde, bütünüyle Türk halkını yaşayan Cahit Külebi, ciltler dolusu kitaplara sığmayan duyguya sadece altı kelime ile yansıtır ki, iliklerinize kadar titrer, coşarsınız:
“ATATÜRK'E AĞIT
Edirneden Ardahana kadar
Bir toprak uzanır,
Boz kanatlı üveyikler üstünden uçar
Ardahandan Edirneye
Edirneden Ardahana kadar.
Kopdağında akar bir çeşme var
Serçe parmak kalınlığında suyu
Haram etmiş gece gündüz uykuyu
Akar da akar.
Samsunun evleri denize bakar
Sokakları yosun içinde;
Çaparlar, takalara, mavnalar,
Bilyalar gibi suyun yüzünde
Bir iner bir kalkar.
Kazovadan bir yar sevdim
Adamı günaha sokar.
Savaştepe köprüsünden geçen tirenler
Sel olur İzmire akar.
İzmirin denizi kız, kızı deniz
Sokakları hem kız hem deniz kokar.
Bu toprak bizim yurdumuzdur
Deli gönül yücesine çıkar,
Bir üveyik olur uçar gider
Ardahandan Edirneye
Edirneden Ardahana kadar.
Amasya'ya benzin yüklü bir yaylı geldi
Yağmurlu bir günde.
Devrisi gün silâh çattılar
Candarmalar hükümetin önünde,
Kemal Paşa çıkageldi
Bir alevdir aldı gitti yurdumuzun gönlünde,
Çorap gibi söküp attı
Düşmanları ordumuzun önünde.
Bu ne inançtır ki Gazi Paşa!
Atının teri kurumadan
Sürüp gittin yeni yeni savaşların peşinde!
Davullar zurnalar döğende
Ben seni hatırlarım!
Binip tirene gezende
Ben seni hatırlarım!
Tam iki yaşındaydım
Düşman İzmire girende!
Ben de gelecektim ama anam koymadı.
Küçüksün oğul dedi. Ben giderim ana bırak dedim.
Gideceğin bu yol dedi.
Şimdi büyüdüm sürüp geldim
Felek koydun ise bul dedi ”
İşte saf şiir, işte has şiir budur. Çok kolay bir söz ama, kimsenin söyleyemediği bir söz. Özgür olmayan bir yerde, davullar zurnalar döver mi? Asker ocağına davul zurnasız gidilir mi? Yüce Atatürk’e bundan güzel şükran duygularının anlatımı olur muydu?
“...Kamyonlar gelir geçer, kamyonlar gider / Toz duman içinde, / Şavkı vurur yollara. ..” diyordu Sivas yollarını anlatırken.
Cahit Külebi, şavkını Anadolu’ya götüren, cumhuriyet Türkiye’sinin ilk öğretmenlerindendi. Geleceğimizi aydınlatanları aydınlattı. Onlara ve havasını soluduğu, suyunu içtiği, tuzekmeğini yediği topraklara vefa borcu olanlara şöyle sesleniyordu:
KÖY ÖĞRETMENLERİ
Yurdumuz uçsuz bucaksız,
Gökte yıldız kadar köylerimiz var.
Ama uzak, ama harap, ama garipsi..
Alın benim gönlümden de o kadar.
Uzak köylerimizde kuşlar gibi
Her sabah çocuklar size uçar.
Ama küçük, ama büyüyen, ama güleç..
Alın benim gönlümden de o kadar.
Siz kara göklerin yıldızları,
Işıtın yurdumuzu sabaha kadar!
Ama düşe kalka, ama yiğit, ama umutlu..
Alın benim gönlümden de o kadar.
…”
Şirimizin doruklarında yaşayan koca ozan, 20 Haziran1997’de aramızdan ayrılmıştı. Işığı bol olsun.